Havuçsuz Sopa

Havuçsuz Sopa

Kaynak:Haber Merkezi

Havuçsuz Sopa

Tahir Barası

Senin öfkeni de buraların acımasızlığını da iyi tanıyorum; hâliyle buralarda olabiliyor oluşuna seni her gördüğümde şaşırıyorum. Hırçınlığın, hesapsız öfkenin, pazarlığa açık olmayan asiliğin; havuçsuz sopanın dönüp kendi sahibinin başında kırıldığına şahit oldum kaç kez. Tanıdığım en direkt insan bambaşka bir kadın. Hiyerarşik ilişkiler sarmalından ibaret bu kentte çok direkt kadın bu, pek dolaysız kadın. Ahmet onu tanıdığı esnada şehrin hiçbir mecburiyetine itimat etmeden yaşıyordu.

Statüsü, maaşı, sosyal çevresi, sınıfsal bilinci, öfkesi yani her şeyi ile ortalama bir insan olan ve var olabilmek adına ant içmişçesine her gün daha çok silikleşen Ahmet’i tasvire inanın gerek yok. Geniş ailenizdeki herhangi bir erkeği hayal edin, Ahmet olma olasılığı çok yüksek; tedbiren iki tane erkeği düşünün, Ahmet olmama olasılığı artık neredeyse sıfır. Hâliyle şehrin hiçbir raconuna uymadan ortalıkta modern dönem eşkıyası gibi dolanan Kadın’ı görünce âşık oldu. Eşkıya demişken; Ahmet Osmanlı’nın son döneminde Bingöl’ün dağlarında hüküm süren eşkıyaların hikâyeleri ile büyümüştü. Ama artık ortada ağa da yok, ağaya kızıp mesken belleyeceğin dağ da. Hani köyü basasın, hani marabaları öldüresin, sevdiğin kadını alıp da dağlara dönesin. Filmi bile çekilmiyor o kadar eski hikâyeler. E bu eşkıya ruhlu Kadın var. Ama olmaması gerekiyor. Ne diye âşık oldun bu Kadın’a Ahmet, bu aşk seni neyden kurtaracak, nereye kaçıracak?

Eşkiyamıza dönelim. 15 Ocak. Kadın’ı gördüğü son gün. Her seferinde Kadın demek de zor, ona isim bulalım. Gülistan olsun. Bu arada Gülistan çok fazla dilde Gülistan ama burada biz Zazaca olan Gülistan’ı tercih edeceğiz. Gule tı kota mı guno.

Gülistan aynı anda üç işte çalışıyordu. Atanamayan öğretmenlerin tek kurumla hayata tutunabilmesi mümkün değil. Gülistan da hani yenilgiyi kabul edecek biri değil. Boyuna sözleşme; orada da derse giriyor, burada da. Eşkıyanın tek dağı olmaz sonuçta.

İşin edebiyatını bir kenara bırakalım, olaya dönelim.

“Müsaadenle Tanrısal ses, ben devam edeyim,” dedi Ahmet. Ne demiştik, evet 15 Ocak. Onu en son o zaman gördüm. Saçlarını toplamıştı. Aşk gözümü o kadar da kör etmedi; toplu saç yakışmıyor. Kıyafetleri salaş, bakışları keskin. Şeker kız. Bakmayın elâleme, eşkıya olduğuna; benim gözümde pek bir şeker. Başkası budala, şımarık ya da çocuk da diyebilir; değil ama. Bulmuş yine ortalığı ateşe verip dumanlar gökyüzüne yükselmeden çekip gidecek bir şey. Olay şöyle gelişiyor: Gülistan’ımın (benim metinlerimde benim Gülistan’ım, e özgün edebiyat, özgün kurgu) 7 yaşındaki öğrencisinin elini, 7 yaşındaki başka bir sınıf arkadaşı ısırmış. Isırık dediysem de aman aman bir şey değil. Handiyse kız daha okuldayken acısını unutmuş. Gel gör ki eve gidince, annesinin rehberliğinde babasını arayınca ağlayarak anlatmış. Baba da baba hani. Baba kaç dilde babaydı? 25–30 dilde sanırım. 30 dili bir araya getirsen de bu adamın babalığını övecek bir cümle çıkmaz ortaya. Boşandıklarından bu yana her hafta sonu başka bir rakı masasında kızına ayıracağı cumartesiyi iç ediyor. Her seferinde bu duruma içerlendiği için bir sonraki cumartesi kahrından bir kadeh daha fazla içiyor. İşte bu adamı kızı arıyor, ağlıyor: “Baba, ısırdılar beni.” Baba için bulunmaz nimet. Oraya gidecek, öyle bir koruyacak ki kızını; öyle bir hesap soracak ki herkesten. Okuldan aylardır yapmadığı bütün babalığının borç defterini kapatıp öyle çıkacak. Bu cumartesi kızının vicdan azabı olmadan içecek. Bekle beni, yedi yaşındaki çocuk; sen misin ulan benim kızımı ısıran?

Baba okula geliyor. Esiyor orada burada. Kimse kavga etmek istemiyor onunla. Müdürü, müdür yardımcısı herkes Gülistan’ı işaret ediyor.

Babet Çorap: Aman efendim, canım efendim, haklısın efendim; pek münasebetsiz olay. Ya ya, çocuk gelişimi nedir bilmez miyim; olacak şey değil. Yani olacak şey var, bu olmayacak bir şey. Gülistan Hanım’ın dersinde olmuş olay. Gülistan Hanım’ın, evet evet, kesinlikle Gülistan Hanım’ın dersinde.

Baba: Nerede bu Gülistan Hanım? El kadar çocuğa sahip çıkamayacaksa ne diye maaş alıyor? Vergi veriyoruz böyleleri maaş alsın diye. –her kadehte yüzde 70–

Babet Çorap: Muhakkak efendim… diye başlıyor ve “efendim” kelimesine farklı niteleme sıfatları ekleyip devam ediyor konuşmasına. Kasım Bey, Gülistan Hanım’ı çağırın, gelsin.

Gülistan: Beyefendi, haklısınız ama sınıfta 30 öğrenci var. Her an her şey kontrolümüzde olamayabiliyor.

Baba: Çocuğumun psikolojisi bozulmuş, ne hâle gelmiş; bütün gün ağlamış.

Gülistan: Olay başlar başlamaz müdahale ettim, anlık gözümden kaçtı; birkaç saniye.

Baba: Kaçmayacak. Birkaç saniye de olsa kaçmayacak. Yapamıyorsanız çekin gidin, dışarıda binlerce genç var sizin yerinizde olmak isteyen.

Gülistan: Benim yerimde olmak isteyen üç tane genç yoktur.

Babet Çorap: Gülistan Hanım, bunlar nasıl sözler? Şikâyetiniz mi var okulumuzdan? Beyefendi haklı, özür dileyin lütfen.

Gülistan: Kızın elinde ısırma izi bile yoktu. Birkaç saniye bile sürmedi. O gün kız çocuğu ile ilgilendim, tutanağı tuttum, annesini aradım, durumu anlattım, anneden özür diledim; zaten tekrar dilemeyeceğim.

Babet Çorap: Uzatmayın Gülistan Hanım, özür dileyin!

Gülistan müdüre baktı; sabah beşte kurduğu alarmı gördü. Müdüre baktı; mini eteği yüzünden bir aydır kendisiyle konuşmayan babasını gördü, para yetiştiremediği için bırakmak zorunda kaldığı tedavisini gördü, kendinden 10 yaş küçük olmasına rağmen ona horozluk yapan erkek kardeşini gördü, yediği dayakları gördü, uykusuzluğunu gördü. Müdürün yüzü de sağlammış hani, bana mısın demedi bu kadar yüke. Ha babam koydu Gülistan. Müdür kendisine yüklenen bu anlamdan habersiz “e hadi artık” diyecek oluyordu ki eşkıya bastı tokadı onun suratına. Ne tokat ama. Müdürün yediği tokada şahit olan babanın gözleri fal taşı gibi açıldı. Müdürün de yüzü bembeyaz oldu. Az önce Gülistan’ın yüzüne koyduğu ne kadar anlam varsa hepsi tokadın etkisiyle yerlere döküldü. Küçüldü küçüldü, yüzü ufacık oldu. Korku dolu bakışlarla bakıyordu Gülistan’a. Eşkıya ise hiç istifini bozmadı; handiyse bir bardak su içer gibi, yolda rast geldiği bir tanıdığa selam verdikten hemen sonrası gibi, yani hiçbir şey olmamış gibi “müsaadenizle” deyip çıktı odadan. Eşyalarını toplamak ve iş arkadaşlarıyla vedalaşmak için öğretmenler odasına çıktı.

Bu tokat, Gülistan için önümüzdeki günlerde uzun süredir ertelenen tatilin daha uzun süre ertelenmesi, kendisine öfkeyle bakan babasıyla daha uzun süre birlikte yaşamak, diş tedavisinin iptali, daha çok bulaşık, daha az uyku gibi anlamlara geliyor. Olası bir gözaltı süreci de eklenebilir listeye. Kaç canın kaldı Gülistan. Teslim ol çocuk.

Benim için anlamı ise kocaman bir yalnızlık. Okulda yapmayı en çok sevdiğim şey molalarda çay içerken seni gözlemlemekti. O kadar keyif alıyordum ki içtiğim çayların bayat olduğunu, okul yemeğinin beş para etmediğini, ruhsuz renksiz insanlarla birlikte çalıştığımı sen gittikten sonra fark ettim. Bazen “1” öyle büyük sayıymış ki kaçtan çıkartırsan çıkar sıfır kalırmış. Dalgalı saçları, soğuktan al al kızarmış yanakları, kahverengi gözleri güzel bir kadın aslında ama beni âşık eden kısmı; kendi kelimelerinde ısrar etmesi. Karşısındaki kim olursa olsun başkalarının kelimelerine tamah etmiyor, kendi kelimelerinde, dolayısıyla hayata kendi yüklediği anlamda ısrar ediyor. Ben Gülistan’ın yanındayken dünyada her şey yerli yerindeymiş gibi hissediyordum. Hiçbir şeye geç kalmayacakmışım gibi. Kuşlar uçması gereken yerde uçuyor, güneş doğması gerektiği saatte doğuyor, deniz dalgalanıyor; ben Gülistan’ın yanındaydım. Beni yapabileceği en net şekilde defalarca ret etmesiydi, peşinden koşardım.

Ahmet bayat çayını içmeye ve aşk itiraflarına devam ede dursun, ben hanım kızımıza döneyim.

Gülistan eşyalarını topladı, istifa dilekçesini yazmadan ayrıldı okuldan. Sağa sola baktı, nereye gideceğini bilmiyordu. Bir yere varmayı düşünmeden gitti ve gitti. Az gitti, uz gitti. Yorulana kadar dolandı durdu. Çay içecek oldu, sıkıldı kalktı. Bira içecek oldu, yarım bıraktı. Bir paket sigara aldı ama yakmak içinden gelmedi. Öyle bir boşluk duygusu, öyle bir hissizlik; canı sıkkın bile değildi. Eve gitmek istemiyordu. Doğru yaptığı her davranıştan sonra uzun yalnızlık dönemi başlardı. Son zamanlarda çok fazla doğru yaptığı için bu yalnızlık dönemi uzun sürecek gibiydi. Gidecek bir evi de var denemezdi. Başkalarının hayatında koruyan, kollayan, toplayan aile kavramı; babasıyla aynı dinî görüşü paylaşmadığından Gülistan için hayatındaki bir başka baskı ve stres noktasından ibaretti. Gidecek ve dönecek bir yeri olmayan insan nerededir? Hiçbir yerde. O da hiçbir yerde artık. Gule ca bid xwu. Pişmanlık duygusu bas… “Ne, ne pişmanlığı Tanrısal Ses, hikâyenin kalanına ben devam edeyim.” Tabii ki Gülistan.

Bazı şeylerin bitmesi gerekiyordu. Bugün o gün. Özel okulda öğretmenlik yapmak; çocuklara değil, onların velilerine bakıcılık yapmak. Yok yok, yetişkin bakıcılığı yapmayacağım artık. Ben bana ait olmayan yerlerde yaşayamıyorum. Daha bana ait ve daha küçük bir dünyaya taşınacağım. Benim dünyamın çiçeklerine ben karar vereceğim; ben isteyince gelecek bahar, ben isteyince bitecek. Birikmiş param var biraz. Birkaç tane de dostum. Bu akşam eşyalarımı toplayayım, yarın güneş batmadan gitmiş olurum.

Gülistan sabah on gibi yola çıktı. İki saatlik bir uçak yolculuğu sonrasında Belgrad’a indi. Son eşkıya da şehri terk etti. Son eşkıya herkesin hikâyesinde başkadır. Bizim tanık olduğumuz sonuncusu oydu. Şimdi başka eşkıya arkadaşlar kızmasın; eşkıyalar itibarları konusunda alıngan olur biraz.

Belgrad’a daha ziyade insanlar daha öte yerlere gitmek için gelirler. Gülistan gibi burada yaşam kurmaya gelen, kendi şehrinin yalnızları da vardır tek tük. Bu tek tük ekibin hikâyesi pek bilinmez. En nihayetinde hikâyeleri biliniyor olsa yalnız olmazlar. Gülistan için bu karar çok yerinde. Herkesin, her şeyin yabancı olduğu yerde yalnızlık hissetmeyecek; çünkü insan ait olduğu yerde yalnız kalınca zorlanır. Buraya ait olmadığını bildiği için herkes adına, her şey adına kavga etmeyecek. Bağlılık yok, kırgınlık yok, öfke yok, kurtuluşu aramak yok; hafifle ve var olmaya bak Gülistan. Tam emin olamamakla birlikte Tolstoy’a atfedilen söz de ne diyor –yeri gelmişken ölüp gitmeden önce bir sürü güzel şeyler demişler Rus yazarlar, Allah’ın rahmeti Gogol ve arkadaşları üzerine olsun–: “Bütün hikâyeler iki şekilde başlar; ya şehre yeni bir adam gelir ya bir adam yolculuğa çıkar.”
Ama Gülistan burada yeni hikâye yazmaya başlamak için değil, kendi hikâyesi bittiği için geldi. Öykümüz kısa olduğu için Belgrad’ı tarif etmeyeceğim ama İstanbul’a göre fazlasıyla sakin ve huzurlu bir şehir. Bizim çocuğu da hiç şüphesiz sükûnete davet edecek.

Gülistan, odalarında yedi sekiz kişinin kaldığı, günlüğü beş euroluk bir pansiyonda hayata başladı. İngilizce bildiği için uyum sağlamakta çok zorlanmadı. Etrafını sakince gözlemledi. İnsanların neyi yediğini, neyi içtiğini, nasıl ticaret yaptığını, nasıl flört ettiğini izledi. Şehrin bir ucundan tuttu ve küçük bir parçası hâline geldi. Bir süre garsonluk yaptı, İngilizce öğretmenliği yaptı. Türkçe ve İngilizce bildiği için Türkiye’den Belgrad’a gelen gençlere danışmanlık yapmaya başladı. Öyle ki İstanbul’da envai çeşit kötülüklerle kavga ederek hiç ettiği enerjisini burada kendi küçük dünyasını inşa etmeye veriyordu. İstanbul’un öfkeli eşkıyası burada şehrin onaran tarafındaydı. Zamanla yedi sekiz kişilik odalardan tek kişilik odalara, oradan kendi evine taşındı. Çevresi genişlediği için bazı illegal teklifler aldı. Aldığı illegal teklifleri yasaları yadsıyarak kendi etik süzgecinden geçirip legalize ederek kabul etti. Tahmin edileceği üzere Avrupa’ya geçiş kapısı olan bu Balkan şehrinde, Türkiye’den gelip Avrupa’ya kaçan çocukların süreçlerini yapılandıran ekiplerin bir parçası olmaya başladı. Bu arada lütfen onu Belgrad Emniyeti’ne şikâyet etme gafletinde bulunmayın; çünkü o kurgusal bir karakter. Hem bu riski almaya değmez; hayali değilse sizin için gerçek tehlikeler doğurabilir. Unutmayın, eşkıya artık tek gezmiyor, çetesi güçlü. Gülistan’a sonra ne oldu bilmiyorum. Bir gün yasal yollardan vize süreçlerim tıkanırsa ya da Belgrad tatilim için olası ucuz otel arayışına girersem belki sorar öğrenirim. Şimdilik hikâyesinin bizlik bir tarafı yok. Onu tanımak güzeldi. Güzellikle kal, Gülistan.

Misafir Yazar

2026/Çolig

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.