Barış süreci: Medya ve entelektüellerin hafıza kaybı
“Barışa sırt dönenler fikrini değil, konforunu savunur.”
Barış süreci başladığında toplumun önemli bir kesimi, özellikle medya ve entelektüel çevreler, bu süreci tarihsel bir eşik olarak tanımladı. Stüdyolarda barışın erdemi anlatıldı, köşe yazılarında umut dili hâkimdi, çatışmanın sonlanabileceğine dair kolektif bir beklenti inşa edildi. Barışı savunmak yalnızca siyasal bir tutum değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel bir sorumluluk olarak sunuldu. Karşı çıkanlar ise çoğu zaman akıldışılıkla, gericilikle ya da düşmanlıkla itham edildi.
Bugün gelinen noktada ise aynı medya organlarının, aynı kalemlerin ve aynı ekran yüzlerinin, sanki bu söylemler hiç kurulmamış gibi davranması yalnızca bir tutum değişikliği değil; toplumsal hafızanın bilinçli biçimde askıya alınmasıdır. Dün barışı savunanlar, bugün o sözleri tartışmaya açmak yerine yok saymayı tercih etmektedir. Bu durum sosyolojik olarak, ilkesel bir geri çekilmeden çok, konjonktürel bir suskunluk stratejisidir.
Ana akım medya, barış süreci boyunca eleştirel mesafesini büyük ölçüde yitirmişti. Sürecin riskleri, kırılganlıkları ve olası başarısızlık ihtimalleri yeterince tartışılmadı. Barış, maliyetsiz ve pürüzsüz bir geçiş olarak sunuldu. Süreç sekteye uğradığında ise aynı medya, bu kez barışı savunmanın ahlaki zeminini korumak yerine hızla güvenlik merkezli, sert ve dışlayıcı bir dile yöneldi. Bu dönüşüm, sorumluluk almaktan kaçınan bir habercilik pratiğini görünür kıldı.
Entelektüeller açısından tablo daha da çarpıcıdır. Entelektüel olmanın temel koşulu, hakikati yalnızca rahat zamanlarda değil, zor zamanlarda da savunabilmektir. Oysa barış süreci tıkandığında, birçok entelektüel barışı savunmanın bedelini göze almak yerine sessizliği tercih etti. İlke, yerini konfora; tutarlılık, yerini uyuma bıraktı. Bu suskunluk, barış fikrini değil, susanları korudu.
Bu dönüşüm sürecinin hiçbir aşamasında sahici bir özeleştiriyle karşılaşmadık. Barış sürecinden önce kullanılan dil, üretilen korku ve dışlayıcı söylemlerle yüzleşilmeden, bu dilin toplumsal sonuçları hesaba katılmadan barış savunuldu. Ne “eksik kaldık” denildi ne de “yanıldık” cümlesi kuruldu. Oysa sosyolojik açıdan özeleştiri, toplumların kendini yeniden üretmesi için değil, kendisini dönüştürebilmesi için zorunlu bir eşiktir. Bu eşik aşılmadığında barış, geçmişle kopuş değil, geçmişin makyajlanmış bir devamı hâline gelir. Hatalar ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirerek yeni bağlamlarda yeniden üretilir. Bugün yaşananlar da tam olarak bu öğrenememe hâlinin süreklilik kazanmış sonucudur.
Televizyon ekranlarında “uzman” sıfatıyla konuşan birçok isim, bir dönem barış sürecini teknik ve akademik kavramlarla meşrulaştırdı. O günlerde bu kavramlar barışın kaçınılmazlığını ve rasyonelliğini anlatmak için kullanılıyordu. Bugün ise aynı kavramlar, bu kez barışı problemli, riskli ya da ertelenebilir göstermek üzere devreye sokuluyor. Değişen bilgi ya da bilim değildir; değişen, bu bilginin eklemlendiği siyasal ve toplumsal çıkar hattıdır. Uzmanlık, hakikati açığa çıkarmak için değil, egemen atmosferle uyum sağlamak için konumlanmıştır. Böylece akademik dil, eleştirel bir araç olmaktan çıkarak konjonktürün meşrulaştırıcısına dönüşmüştür. Bu dönüşümde kazanan, gerçeğin kendisi değil; mevcut güç dengeleri ve bu dengelerle çatışmaktan kaçınan konforlu uzmanlıktır.
Bu zihinsel kırılmanın güncel ve somut bir örneği, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü binasına ses bombası atan kişilerin gözaltına alınmasının bazı basın organlarında “emniyete bombalı saldırı” başlığıyla sunulmasıdır. Bu dil, yalnızca teknik bir yanlışlık değildir; korkuyu büyüten, toplumu sürekli bir tehdit algısıyla besleyen siyasal bir habercilik tercihidir. Gerçeğin büyütülmesi, toplumsal barışı değil; gerilimi besler.
Bu noktada mesele yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir. Ortadoğu, özellikle DAİŞ’in yarattığı mezbaha düzeniyle, barışın ne kadar hayati bir ihtiyaç olduğunu her gün yeniden göstermektedir. Mezhepçilik, etnik nefret ve sürekli savaş hali, milyonlarca insanın hayatını değersizleştirmiştir. Böyle bir coğrafyada barış talebini ertelemek, tarafsızlık değil; şiddetin ve ölümlerin sürmesine dolaylı onay vermektir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, barış savunucularının tam da bugün konuşması gerekir. Çünkü korkunun normalleştiği, şiddetin sıradanlaştığı, savaşın kaçınılmaz gibi sunulduğu her dönem, barış sözünün en çok ihtiyaç duyulduğu dönemdir. Barış, yalnızca süreçler iyi giderken savunulacak bir lüks değil; tam tersine, her şey kötüye giderken savunulması gereken ahlaki bir zorunluluktur.
Bugün medya ve entelektüeller için hâlâ bir tercih mümkündür. Bu tercih, geçmiş sözleri inkâr ederek suskunluğa sığınmak değil; hafızayı diri tutarak, bedeli ne olursa olsun barış dilini yeniden kurmaktır. Barışı savunmak, hataları yok saymak değil; hatalardan öğrenerek daha güçlü bir barış tahayyülü inşa etmektir. Eksik olan bilgi değildir; ahlaki ve entelektüel cesarettir.
Barış sürecinin akamete uğraması yalnızca siyasal aktörlerin sorumluluğu değildir. Medya ve entelektüeller, toplumun vicdanı olma iddiasındaysa, bu vicdanı en zor zamanlarda da diri tutmak zorundadır. Hafızasını kaybeden bir toplumda barış kalıcı olmaz. Ve barışı savunmaktan vazgeçen entelektüel söz, yalnızca insanların ölümüne hizmet eder.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.