Ortadoğu'da modernist Haçlı Seferi
Oval Ofis'te dua eden papazlar, İsrail Başbakanı'nın dilinden düşmeyen "Amalek" laneti, ABD Savunma Bakanı'nın Peygamberimize uzanan hadsiz dili, Kudüs Büyükelçisi'nin "Nil'den Fırat'a" hayalleri ve bir Senatör'ün "bu bir din savaşı" itirafı...
5 Mart 2026'da Trump, Evanjelik papazların ellerini üzerine koyduğu o fotoğrafı verirken, Paula White-Cain'in "vur, vur, vur" diye haykırdığı dualar B-2 bombardıman uçaklarına dönüşmüştü bile. Aynı saatlerde İran yerle bir ediliyor, Lübnan'ın Dahiye semtinde enkaz altından çığlıklar yükseliyor, Mescid-i Aksa ise 13 gündür kapalıydı. Ramazan'a günler kala Müslümanların ilk kıblesine vurulan kilit, savaşın semboller üzerinden yürütüldüğünün en somut kanıtı.
Netanyahu, İran operasyonunu duyururken Tevrat'a sarılıyor: "Amalek'in size yaptıklarını unutmayın... Biz unutmuyoruz ve harekete geçiyoruz." Amalek, Tevrat anlatısında Tanrı'nın yok edilmesini emrettiği kadim bir halk. Netanyahu, İran'ı bu kavramla kodlayarak savaşa dini meşruiyet kazandırıyor. Ama işin ironik tarafı, Netanyahu'nun Hristiyan Siyonistlere yaklaşımı: "Mesih geldiğinde, ona daha önce burada olup olmadığını sorarız. O zamana kadar silahları alırız." Teoloji var, teolojiyi sömüren siyaset var, bir de buna gerçekten inanan safdiller var.
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in Hz. Muhammed'e hakaret içeren ifadeleri, savaşın söylem boyutunu gözler önüne serdi. Trump'ın "savaş bakanı" olarak anılan Hegseth'in bu çıkışı, Pentagon'un resmi pozisyonundan bağımsız değerlendirilemez. Bir Amerikan savunma bakanının İslam Peygamberi'ne hakareti, bu savaşın sadece İran rejimiyle değil, İslam coğrafyasıyla hesaplaşmaya dönüştüğünün işaretidir.
ABD'nin Kudüs Büyükelçisi Mike Huckabee ise perdeyi iyice araladı: "İsrail'in Nil'den Fırat'a kadar uzanan toprakların tamamını alması iyi olurdu, çünkü Tanrı onu onlara verdi." Eski bir Baptist papazı olan Huckabee, Siyonizm'i "İsrail'in güvenli bir şekilde var olma hakkı" olarak tanımlıyor ama söylediği şey, Mısır'dan Irak'a, Suriye'den Suudi Arabistan'a kadar uzanan bir coğrafyanın işgalini meşrulaştırmaktan başka bir şey değil. Bu sözler bölgeyi ayağa kaldırdı; Türkiye, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ortak kınama yayınlamak zorunda kaldı. Ama kınamak yetmiyor, yetmediğini de görüyoruz.
Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham iyice çığırından çıktı. İsrail ziyaretinde yaptığı açıklamada "Bu bir din savaşı, Ortadoğu'nun bin yıllık kaderini belirleyeceğiz" dedi. 28 Şubat'ta başlatılan operasyonu "tarihteki en önemli değişimin katalizörü" diye niteledi. Fox News'teki boy göstermelerinde ise maskeyi tamamen düşürdü: "Rejim düştüğünde yeni bir Ortadoğu'ya sahip olacağız ve tonlarca para kazanacağız." Megyn Kelly'nin tepkisi gecikmedi: "Bu adam kana susamış bir manyak."
Peki bölge ülkelerinin liderleri ne diyor? Çoğu ya sessiz ya da savaşı "İran'ın yanlış politikalarının sonucu" olarak yorumluyor. Şimdi de bu savaşı "ABD-Çin çatışması" diye pazarlayarak asıl tehlikeden gözleri kaçırıyorlar.
Tam bu noktada yüzleşmemiz gereken büyük bir çelişki var. Şii İran rejimini eleştirirken en sert sözleri söyleyen bazı çevrelerin, Suudi Arabistan'ın yıllardır Yemen'de gerçekleştirdiği katliamı görmezden gelmesi, ahlaki körlükten öte siyasi ikiyüzlülüktür. 2015'ten bu yana Suudi öncülüğündeki koalisyon Yemen'i ağır silahlarla vuruyor. Birleşmiş Milletler'e göre bu savaş dünyanın en büyük insani krizlerinden birini doğurdu. Çatışmalarda on binlerce insan hayatını kaybetti, en ağır bedeli çocuklar ödedi. Yardım kuruluşlarının raporlarına göre savaş ve açlık nedeniyle yaklaşık 85 bin çocuk hayatını kaybetmiş olabilir. Bugün Yemen'de 17 milyondan fazla insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya.
Bölgede kimse elma toplamıyordu. Şii gruplar zulüm yaparken Sünni gruplar melek kesilmiyordu. Tarih boyunca Ortadoğu'da akan kanın hesabını tutmaya kalktığınızda, her mezhepten, her ulustan katiller çıkar karşınıza. Ama bugün gelinen noktada mesele mezhep çatışmasını aşmış durumda.
Bugün bölgede Siyonist ve Evanjelik ittifakın bütün bölge halklarına karşı topyekün bir savaşı var. Bu savaşın hedefi sadece İran rejimi değil, Filistinli çocuk, Lübnanlı köylü, Yemenli kadın... Yani bölgede yaşayan her Müslüman. Graham'ın "İsrail'le ölümümün son gününe kadar beraberim" çıkışı, Huckabee'nin "Nil'den Fırat'a" hayali, Hegseth'in hakareti, Netanyahu'nun Amalek konuşması... Hepsi aynı nakaratı söylüyor.
Bu bir ölüm kalım meselesi. Bu topyekün tehdit karşısında hâlâ Şii-Sünni kavgası yapmak, düşmanın ekmeğine yağ sürmekten başka işe yaramaz.
Oval Ofis'teki dua seansları, papazların ellerini başkanın üzerine koyup "göksel bilgelik" dilemeleri, Paula White-Cain'in melekleri savaşa çağırması... Bunların hepsi, kıyamet senaryolarını gerçekleştirme arzusuyla yanıp tutuşan bir zihniyetin dışavurumu. Graham'a göre bu savaş "İsa'nın ikinci gelişi" için zemin hazırlıyor.
Peki ya gerçekte olan? İran'da ölen siviller, İsrail'in vurduğu hastaneler, açlıktan kırılan Yemenli çocuklar... Ve tüm bunlar olurken, Evanjelist ve Siyonist yapılar dışında bütün dünya bu kıyıma sessiz kalıyor.
Ama unutulmasın: Bu topraklar Haçlı ordularını da gördü, Moğol istilasını da. Hepsi geldi, hepsi geçti. Geriye kalan ise ezan sesi, minareler ve direnen insanlar oldu. Yine öyle olacak. Çünkü zulüm, hangi dini kisveye bürünürse bürünsün, zulümdür. Ve her zulüm, er ya da geç tarihin çöplüğüne gömülür.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.