Hevsel Bahçeleri: Dünya tanıyor, Diyarbakır satamıyor
“Tanrı topraklarımız o kadar güzel yarattı ki, dünyanın geri kalanına haksızlık olduğunu fark etti. Durumu eşitlemek için de topraklarımızı kötü ruhlar ile doldurdu”*
Kötü ruhların varlığına inanırız veya inanmayız...
Ama surlarda, Hevsel bahçelerinde, On Gözlü köprünün sağında solunda, Enzele’de, Fiskaya’nın dibinde, surlarda yağmur surlarını tahliye eden küçük kanallarda,
Yedi Kardeşlerde ki aslan kabartmalarında, Ben û Sen’de figürlü taşlarda, Mardinkapı’da ki kitabe ve yazıtlarda, Urfakapı’da ki yıldız ve motiflerde sanki kötü ruhlar hep var oldu.
Diyarbakır’ın geldiği nokta ve hasta döşeğinden kalkamamasının nedeni nedir?
Varlık içinde yokluk mu? Yoksa ‘Xwedê noka daye mirovê bê diran’** mı?
‘Xwedê noka daye mirovê bê diran’ cümlesi durumu açıklıyor.
Yüzlerce bitki türünün ve onlarca kuş cinsinin yaşadığı Hevsel bahçelerinden kimler ilham aldı kimler almadı. Ne şiirler yazıldı. Gelinen çağda Hevsel’e şiir yazma zamanı olmadığını artık anlamalıyız. Hevsel fotoğraf karelerine ve şiire doydu. Buna artık ihtiyacı yok. Gelin buraya diye her baharda hepimizi çağırıyor.
Ben buradayım her baharda uyanıyorum. Siz besleyebilirim diyor ama kimseler duymuyor. Çünkü 75, Diyarbakır’da bir sayı değil. Antik dönem ile modern dönemi cetvelle çekilmiş gibi ayıran bold bir çizgi. Şehrin 5 bin yıllık tarihine verilmiş en modern cevap. Böyle bir cevap hepimize Hevsel’i unutturdu.
Hevsel Bahçeleri dünyanın gözünde değerli.
UNESCO listesinde yer alıyor.
Ama Diyarbakır’ın ekonomisinde yok gibi.
Hevsel’de üretim var.
Toprak bereketli.
Ürün kaliteli.
Ama o ürünler nerede?
Tezgâhta.
Pazarda.
Tablada.
Peki rafta?
Yok.
Marka var mı?
Yok.
Paketli ürün var mı?
Yok.
Bu eksik bir hikâye.
Dünya bu işi nasıl yapıyor, bakalım:
Toskana.
Küçük üretici var.
Ama tek başlarına değiller.
Kooperatifler var.
Markalar var.
Orada Zeytinyağı sadece yağ değil.
Şişede hikâye.
Etikette bölge.
Fiyatta katma değer.
Orada bir litre yağ, sadece ürün değil.
Turizm, ihracat ve prestij.
Bir başka örnek: Provence.
Lavanta ekiyorlar.
Ama sadece satmıyorlar.
Parfüm yapıyorlar.
Kozmetik yapıyorlar.
Turist getiriyorlar.
Aynı toprak.
Farklı akıl.
Devlet ne yapıyor?
Yalnız bırakmıyor.
Avrupa Birliği, bu tür bölgeleri destekliyor.
Kırsal kalkınma fonları var.
Coğrafi işaret koruması var.
Kooperatif teşvikleri var.
Üretici yalnız değil.
Sistem var.
Bizde?
Üretici var.
Toprak var.
Ama sistem yok.
Aslında Hevsel’de bahçe çiftçisi üretiyor.
Ama pazarlamıyor.
Markalaşamıyor.
Büyüyemiyor.
Çünkü tek başına.
Burada sorumluluk sadece üreticide değil.
Asıl mesele yönetim.
Şehrimizde yerel yönetimler yıllardır aynı yerde.
Sorunları biliyorlar.
Ama çözüm üretmiyorlar.
Mesela parklara çok dilli tabelalar dikmekten, çok meyve veren ağaçları dikme projeleri yapamıyorlar..
Kültür sanat işleri eğlenceli işler. İşin en kolayı. Ağustos böceği ile karınca hikâyesini hepimiz biliriz. Temelde disiplini ve üretimi anlatıyor. Üretmeyenin kış mevsiminde nalları nasıl diktiğini de söylüyor.
Koca şehirde bir yönetici Samed Behrengi’nin ‘Küçük Kara Balık’ hikayesinde ki küçük balık gibi suyu takip edip okyanusa gitmeyi ve gördüklerini gelip anlatmayı neden akıl edemiyor diye soracaktım ki yöneticilerimizin yurt dışı fuarlara gittiklerini hatırladım.
Günün sonunda ne oluyor? Fuar sonrası bir marka şehri olalım diye bir komisyon kurulmuyor. Turistik serüvenden öteye gitmiyor fuar ziyaretleri.. Fuarlarda notlar alınır, şu projeyi bende yapabilirim diye heyecan gelir, tedarikçinin kartviziti alınır, instagramda takipleşilir ve networkü canlı tutmak için ‘like’lar yapılır. Ara arada WhatsApp duruma da kalp gönderilir.
Kooperatifler kurup micro üretici toplulukları düşük bütçeler ile finanse etmek ve her sabah Hevsel’e tarım emekçilerini götürmek, Gazi caddesine özlü sözler dikmekten bence daha kolay.
Kültür ve sanat bir şehrin kimliğidir. Ve kesinlikle tam kapasite ile devam etmeli ama atalarımız olan Homosapiensler önce karınlarını doyurdular sonra sanat yaptılar.
Homosapiensler karınlarını doyurduktan sonra mağaralara resimler çizmeye başladılar. Avlanan geyikte ki en premium parça olan, lifleri ince ve yağ oranı düşük olan fileto’yu yiyende daha sonra tekerleği buluyor. Modern insanda yaz tekerleği-kış tekerleği deyip faydalı model olarak geliştiriyor. Tüm bunlar mide ve hayal gücü arasında ki mevzular…
Önce doydular ve harika işler çıkardılar. Neandertallerde öyle. Önce doydular sonra basit çizim ve semboller yaptılar. Markalarını üretmeyen bir şehir sanat üretemez. Sanat üretmeye de zorlanmamalı.
Eziyetten başka bir şey değil.
Önce üretim, sonra anlam.
Önce ekmek, sonra hikâye.
Çok net bir model var:
Kooperatif kur.
Ürünü standartlaştır.
Marka oluştur.
Paketle.
Sat.
Ovacık Fasulyesi İzmir’de Eskişehir’de satılmadı mı?
Ovacık’ta Belediye doğrudan ‘dev fabrika’ kurmadı:
Üreticiyi örgütledi
Kooperatif kurdu
Ürünü pazara birlikte çıkardı
Bu hikâyeyi kim yazdı? Belediye…
Ovacık ‘ürün sattı’, Diyarbakır ‘hammadde’ satabilir.
Çünkü potansiyeli oldukça fazla.
Bu kadar.
Hevsel domatesi neden bir marka değil?
Hevsel yeşilliği neden zincir marketlerde yok?
Hevsel adı neden ihracat kalemi değil?
Çünkü kimse bu işi sahiplenmedi. Sahiplenilmiyor.
Şunu açık söyleyelim:
Hevsel bir tarım alanı değil.
Bir ekonomik fırsat.
Doğru yönetilirse marka olur.
Yanlış bırakılırsa sadece ‘selfie’ olur.
Bugün sadece Hevsel botanik bir manzara.
Yarın marka olabilir mi?
Evet.
Ama bunun için konuşmayı bırakıp üretmek gerekiyor.
Üretmekten kastım sadece tarım değil.
Değer üretmek.
Çünkü bu çağda kazananlar ürün satanlar değil,
hikâyesini markaya çevirenlerdir.
Hevsel, toprağın bereketini şehrin hikâyesiyle buluşturup Diyarbakır’ı yeniden çekim merkezi yapabilecek eşsiz bir yaşam alanıdır.
*GENESİS, Adnan Ateş, Syf: 122
**’Allah nohutu dişi olmayana vermiş’
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.