Kürtler Trump'a neden güvensin?
Tarih, Kürt halkı için defalarca yazılmış bir ihanet destanıdır.
Yine de her seferinde, yeni bir umut kıvılcımıyla ayağa kalkarlar. 2026 baharında, İran’la yaşanan gerilim sırasında, o kıvılcım bir kez daha Trump’ın ağzından yükseldi ve bir ay içinde küle döndü.
Silah vereceğiz dediler, sonra “savaşa karışmayın” dediler, en sonunda da “Kürtler silahları kendilerine aldı, bizi hayal kırıklığına uğrattılar” diye bağırdılar.
Bir ay… Sadece otuz gün. Bir halkın kaderini, bir başkanın Twitter-fırtınası gibi savrulan sözleri belirledi.
“Kürtler harika iş çıkarıyor, onları destekleyeceğiz!” diye başlayan cümleler, kısa süre sonra “Onları durdurduk, girmelerini istemiyoruz”a dönüştü.
Ardından gelen “Kürtler, Silahları kendilerine aldılar.” Aynı adam, aynı kürsü, aynı ay içinde.
Bu, sadece tutarsızlık değil; bir halkın kanıyla, umuduyla oynanan acımasız bir siyasi tiyatro.
Kürtler bunu ilk kez yaşamıyor. 1991’de Saddam’a karşı ayaklanmaya teşvik edildiler, sonra yarı yolda bırakıldılar; binlerce insan can verdi.
2017’de bağımsızlık referandumu yaptıklarında, dünya izledi ve Irak tankları Barzani’nin hayalini ezdi.
Suriye’de IŞİD’e karşı en ön safta çarpıştılar, Kobani’de kadın savaşçılar bedenlerini siper etti; ama zafer sonrası Trump’ın ilk döneminde çekilme emri geldi, YPG yalnız kaldı.
Her seferinde aynı senaryo: “Siz bizim müttefikimizsiniz” deniyor, sonra jeopolitik rüzgâr değişince “Üzgünüz, çıkarlarımız değişti” deniyor.
Şimdi 2026’da aynı film tekrar çekiliyor. İran rejimine karşı ayaklanacak Kürt gruplara (PAK, PJAK ve diğerleri) silah sözü veriliyor.
Irak sınırından, dağlardan geçecek silah konvoyları konuşuluyor. Kürt gençleri, “Bu sefer gerçekten yanımızdalar” diye heyecanlanıyor. Sonra birdenbire. “Savaşa karışmayın.” Ve Suçlama. “Silahları kendinize aldınız, bizi üzdünüz.”
Kürtlerin yüreği bu sözleri duyunca nasıl sızlamaz?
Yıllardır kanlarını döken, çocuklarını kaybeden analar, babalar, gençler… Onlar için bu sadece siyaset değil.
Bu, hayatta kalma mücadelesi. Bu, bir varoluş sancısı.
Trump’ın bu tavrı yeni değil. O, “America First” diyor. Yani “Önce Amerika.” Kürtler, Filistinliler, Ukraynalılar, Taiwanlılar… Hepsi, Washington’daki çıkar hesaplarının birer piyonu.
Başkan değişiyor, retorik değişiyor ama öz aynı kalıyor.
Bugün İran’ı zayıflatmak için Kürtleri kullan, yarın Türkiye’yi kızdırmamak için onları terk et, öbür gün İsrail’in güvenliği için başka bir denkleme kur.
Bu politikada “güven” diye bir şey yok. Devletler dostluk kurmaz, çıkar ittifakı kurar. Ama Kürtler gibi tarihin ezdiği bir halk için bu gerçeklik çok daha ağır.
Çünkü onlar her seferinde bedel ödüyor. Kanlarıyla, gözyaşlarıyla, yarım kalan hayalleriyle.
Trump’ın bir ay içindeki zikzakları, sadece kendi kişiliğinin impulsifliği değil. Bu, Amerikan sisteminin doğası.
Kongre, Pentagon, CIA, lobiler, Suudi parası, İsrail baskısı… Bir başkanın sözü, rüzgârdan daha az kıymetli olabiliyor.
Bugün “Kürtler harika” diyen, yarın “Kürtler bizi hayal kırıklığına uğrattı” diyebiliyor. Peki ya o silahlar gerçekten gitti mi? Gittiği söylenen mühimmatlar, dağlardaki gençlerin eline geçti mi?
Yoksa bütün bunlar, kamuoyunu hazırlamak için söylenmiş birer yalan mı?
Kürt grupları reddediyor: “Biz silah almadık.” Trump ise “Birkaç tüfek” diye küçültüyor. Kim yalan söylüyor?
Asıl soru şu: Hangisi daha acı, yalan mı yoksa gerçek mi?
Neden Güvensinler?
Kürtler bu soruyu kendine sorduğunda, tarih cevap veriyor: Güvenmesinler.
Güvenmek, tekrar tekrar aynı acıyı yaşamak demek. Güvenmek, dağlarda silaha sarılıp, sonra sırtından hançerlenmeyi beklemek demek.
Ama öte yandan, tamamen yalnız da kalamazlar. Bölgede güç dengesi acımasız. İran rejimi, Türkiye’nin kaygıları, Irak’ın merkezi yönetimi, Suriye’nin kaosu… Kürtler, bu fırtınanın ortasında kendi Peşmerge’sini, kendi öz savunma güçlerini güçlendirmek zorunda.
Taktik ittifaklar kurmak zorunda. Ama bu ittifaklar, “kardeşlik” üzerine değil, “çıkar” üzerine kurulmalı.
Kalıcı değil, geçici. Duygusal değil, akılcı.
Trump gibi bir lidere güvenmek, hele ki Kürtler için, duygusal bir intihar olur.
Çünkü o lider yarın öbür gün “deal” yapmak için İran’la masaya oturabilir. Veya Türkiye’ye “Kürtleri halledin” diyebilir.
Tarih bunu defalarca gösterdi.
Yine de Umut Var mı?
Evet, var. Ama bu umut Trump’ta, Biden’da veya herhangi bir Amerikan başkanında değil.
Bu umut, Kürt halkının kendi içinde. Dağlarda, şehirlerde, diasporada süren o inanılmaz dirençte.
Birlikte hareket edebilme yeteneğinde. Kendi kurumlarını, ekonomilerini, eğitimlerini güçlendirmelerinde.
Ve elbette, komşularıyla, bölgesel güçlerle akıllıca, onurlu ilişkiler kurabilmelerinde.
Kürtler, ihanete uğramış bir halk olmanın acısını en derin şekilde biliyor. Ama aynı zamanda, ihanete rağmen ayakta kalmayı da biliyor.
Bu son olay, bir kez daha gösterdi ki: Dışarıdan gelecek “kurtarıcı” vaatlerine değil, kendi gücüne, kendi iradesine inanmak zorundalar.
Trump’ın bir aylık zikzakları, sadece bir başkanın tutarsızlığı değil. Bu, uluslararası ilişkilerin acımasız yüzü. Ve Kürtlerin yüreğinde açılan yeni bir yara daha.
Ama yaralar, aynı zamanda güç kaynağıdır. Kürt halkı bunu en iyi bilen halklardan biri.
Acıları, onları daha dikkatli, daha dirençli, daha akıllı kılıyor.
Belki de asıl zafer, bir daha kimsenin “take, take, take” diye küçümseyemeyeceği kadar güçlü bir Kürt varlığı kurmaktır.
Kürtler, bu kez kalemini kendi eline almalı. Çünkü başkalarının kalemi, her seferinde aynı acıyı yazıyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.