Arslan ÖZDEMİR

Arslan ÖZDEMİR

Toplumsal barışın önündeki engel: Feodal güç ilişkileri ve Kızıltepe'de adalet sorunu

Toplumsal barışın önündeki engel: Feodal güç ilişkileri ve Kızıltepe'de adalet sorunu

"Adaletin yerini nüfuz aldığında, toplumun huzuru da toprağın bereketi de kaybolur."

Son yıllarda bölgemizde, özellikle Kızıltepe'de aileler, köyler ve aşiretler arasında yaşanan silahlı çatışmaların sayısında ciddi bir artış gözlemlenmektedir. Kamuoyuna yansıyan olayların büyük bölümünde anlaşmazlıkların temelinde arazi ve mülkiyet sorunları bulunmaktadır. Ancak sosyolojik açıdan bakıldığında sorun yalnızca toprak meselesi değildir. Asıl mesele, modern hukuk düzeni ile geleneksel güç ilişkileri arasındaki çatışmadır.

Toprak, tarih boyunca bölgemizde yalnızca ekonomik bir değer değil aynı zamanda güç, itibar ve sosyal statünün de göstergesi olmuştur. Bu nedenle arazi anlaşmazlıkları çoğu zaman basit bir mülkiyet tartışması olmaktan çıkmakta, ailelerin ve aşiretlerin prestij mücadelesine dönüşmektedir. Özellikle bazı nüfuzlu ailelerin siyasi ve ekonomik güçlerini kullanarak hak sahibi olmadıkları araziler üzerinde hak iddia ettikleri, hatta zaman zaman fiili baskılarla insanların mülklerinden vazgeçmeye zorlandıkları yönünde toplumda yaygın bir kanaat bulunmaktadır.

Örneğin bir köylünün yıllardır ekip biçtiği ve tapusuna sahip olduğu bir arazi üzerinde güçlü bir aile hak iddia ettiğinde, çoğu zaman mesele yalnızca iki taraf arasındaki hukuki bir uyuşmazlık olarak kalmamaktadır. Güçlü tarafın sahip olduğu sosyal çevre, ekonomik imkânlar ve siyasi bağlantılar devreye girmekte, güçsüz taraf ise kendisini yalnız ve çaresiz hissedebilmektedir. Böyle durumlarda insanlar haklarını hukuk yoluyla aramak yerine sessizce geri çekilmeyi tercih etmekte, kimi zaman da köyünü veya arazisini terk etmek zorunda kalmaktadır.

Sorunun daha tehlikeli boyutu ise resmi hukuk sisteminin yerine alternatif karar mekanizmalarının oluşturulmaya çalışılmasıdır. Kendilerini "akil adamlar", "kanaat önderleri" veya "büyükler meclisi" olarak tanımlayan gayri resmi yapılar ortaya çıkmıştır. Elbette toplumda barışı sağlamak amacıyla yapılan iyi niyetli arabuluculuk girişimleri değerlidir. Ancak sorun, bu yapıların mahkemelerin yerine geçmeye başlamasıyla ortaya çıkmaktadır.

Bugün birçok anlaşmazlıkta taraflar önce mahkemeye değil, bu heyetlere götürülmektedir. Ne var ki bu kurulların herhangi bir hukuki sorumluluğu, denetimi veya bağlayıcı adalet ölçütü bulunmamaktadır. Kararların çoğu zaman haklılık temelinde değil, tarafların sahip olduğu güç dengelerine göre şekillendiği yönünde güçlü bir toplumsal algı oluşmuştur. İnsanlar da zamanla "Nasıl olsa mahkeme de güçlüden yana karar verir" düşüncesine kapılarak hukuka olan güvenlerini kaybetmektedir.

Oysa modern devletlerde adalet; kişinin ailesine, aşiretine, ekonomik gücüne veya siyasi bağlantılarına göre değil, hukuk kurallarına göre dağıtılır. Bir toplumda insanlar haklarını mahkemeler yerine güç ilişkileri üzerinden aramaya başlarsa, hukukun üstünlüğü yerini güçlü olanın üstünlüğüne bırakır. Bu durum ise feodal yapının en belirgin özelliğidir.

Feodal sistemlerde birey vatandaş değil, bir grubun üyesi olarak görülür. Haklarını devlet kurumları aracılığıyla değil, bağlı bulunduğu ailenin veya aşiretin gücü sayesinde korumaya çalışır. Böyle bir ortamda bireysel özgürlükler zayıflar, liyakat geriler ve toplumsal gelişme yavaşlar. Gençler eğitim ve üretim yerine güç mücadelelerini konuşmaya başlar. İnsanlar hukuka değil, nüfuza yatırım yapar. Sonuç olarak toplumun tamamı kaybeder.

Yaşanan silahlı çatışmalar da bu yapının doğal sonucudur. Çünkü adalet duygusunun zedelendiği her yerde öfke ve intikam duyguları güçlenir. Hakkını alamadığına inanan insanlar bazen göç etmeyi tercih ederken, bazen de meseleyi kendi yöntemleriyle çözmeye çalışmaktadır. Bu durum ise yeni husumetlere, can kayıplarına ve nesiller boyu sürecek düşmanlıklara yol açmaktadır.

Sorunun çözümü yalnızca güvenlik tedbirleriyle mümkün değildir. Asıl ihtiyaç duyulan şey, toplumsal zihniyet dönüşümüdür. İnsanların haklarını aşiretlerden, ailelerden veya gayri resmi güç odaklarından değil, hukuk devletinden beklediği bir anlayışın güçlenmesi gerekmektedir. Bunun için eğitim faaliyetleri artırılmalı, vatandaşlık bilinci geliştirilmeli, hukuk kurumlarına duyulan güven güçlendirilmeli ve sivil toplum kuruluşları daha aktif rol üstlenmelidir.

21.yüzyılda hâlâ insanların haklarını güç ilişkileriyle korumaya çalışması, yalnızca bölgesel değil aynı zamanda demokratikleşme ve toplumsal gelişme sorunudur. Güçlü olanın değil haklı olanın kazandığı bir düzen kurulmadıkça arazi anlaşmazlıkları da silahlı çatışmalar da sona ermeyecektir. Gerçek toplumsal barış, ancak hukukun herkes için eşit uygulandığı ve hiçbir gücün adaletin üzerinde olmadığı bir ortamda mümkün olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arslan ÖZDEMİR Arşivi