Gurbet eller: Kaleye sırtını dayamak!

Özellikle Güneydoğu’dan İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e ya da Antalya’ya göç edenler arasında uzun yıllardır gözlenen bir tercih vardır: çarşı, kale, sur, hisar ya da eski kent duvarlarına yakın yerler.

Bu tercih, çoğu zaman ekonomik zorunluluktan ya da rastlantıdan ibaret değildir. Daha derinde, insanın kendini güvende hissetme ihtiyacı ile geldiği yerin mekânsal hafızasına duyduğu özlem yatar.

Çevre psikolojisinin temel kavramlarından biri olan “yer bağlılığı” (place attachment), bireyin mekânla kurduğu duygusal bağı ifade eder.

Göç, bu bağı kesintiye uğratır.

İnsan hem geride bıraktığı yerin kimliğini taşımak ister, hem de yeni yerde kök salmaya çalışır.

Araştırmalar, göçmenlerin yeni yerleşim yerlerinde sıklıkla eski yaşamlarının coğrafi ve mimari özelliklerini andıran mekânlara yöneldiğini gösterir.

Diyarbakır Sur’unun taş duvarları, Mardin’in yamaçlara yaslanmış taş yapıları, Urfa ya da Bitlis’in hisarlı silueti, bu insanların zihninde sadece “eski ev” değil, düzen, sınır ve korunaklılık anlamına gelir. Bu nedenle İzmir, İstanbul, Antalya, Bursa, Antalya gibi yerlere (özellikle 1960-2000 yılları arasında) göç etmek zorunda kalanların tercih ettikleri semtler dikkat çekicidir.

Jay Appleton’ın 1975’te ortaya koyduğu “prospect-refuge” kuramı da bu tercihi açıklar. İnsanlar hem etrafı gözleyebilecekleri (prospect) hem de kendilerini koruyabilecekleri (refuge) alanları tercih eder.

Kale ve surlar, sembolik olarak tam da bu iki ihtiyacı karşılar: Yüksekte veya duvarın arkasında olmak, hem manzaraya hâkim olma hem de sırtını sağlam bir şeye dayama hissi verir. Modern şehrin açık, sınırları belirsiz caddeleri ise birçokları için bu hissi veremez.

Bir başka pratik neden de yürüme mesafesiyle ilgilidir. Diyarbakır’dan örnek vereyim:

2000’lerin başına kadar Diyarbakır, bugünkü devasa metropol değildi. Merkez çarşıya ulaşmak, çoğu kişi için birkaç dakikalık minibüs yolculuğu ya da doğrudan yürüyüş demekti.

Alışveriş, sosyal ilişki ve gündelik hayat aynı yürüme dairesi içinde dönerdi. Göç edenler, yeni şehirde de bu alışkanlığı sürdürmek istediler. Kale eteklerindeki eski mahalleler genellikle hem pazarlara hem de yürüme mesafesindeki esnaf dokusuna daha yakındı. Böylece hem pratik ihtiyaç karşılanıyor hem de “merkezde olma” duygusu korunuyordu.

Elbette her Diyarbakırlı ya da Mardinli aynı tercihi yani kale ve çarşı çevresine taşınma tercihi yapmamıştır. Otogar ve Otoyol kenarlarına da taşınmıştır. Bunun da nedeni psikolojiktir. “Her an geri dönmem gerekebilir.”

Zamanla şehirler büyüdü, yeni konut alanları açıldı, ekonomik imkânlar değişti. Yine de 1968-2000 arasındaki göç dalgasında, “kaleye sırtını dayayan” illerden gelenlerin bu yönelimi belirgin biçimde gözlendi.

Bugün Antalya’nın Kaleiçi çevresi, İzmir’in Kadifekale etekleri, Ankara Kalesi’ne yakın mahalleler ya da İstanbul’un sur ve hisar bölgelerinde hâlâ bu geçmişin izleri okunabilir.

Bu tercih, nostaljiyi romantikleştirmekten çok, insanın yerinden edildiğinde bile mekânsal süreklilik aramasıdır. Sur, sadece taş değildir; sınırdır, koruma duygusudur, “burası bizim” diyebilmenin fiziksel karşılığıdır. Göçmen, yeni şehirde sırtını o duvara dayadığında, hem geride bıraktığı yerin manzarasını hatırlar hem de belirsizlik içinde küçük bir güvenlik alanı yaratır.

Bazı mahalleler ve yerleşkeler, insanı yalnızca barındırmaz; onu biraz da “evine” yaklaştırır. Kaleye yakın olmak, bazen sadece bir adres tercihi değil, hafızanın ve güven ihtiyacının sessiz bir coğrafyasıdır.

Selam, Umut, Sevgi ve Dua İle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
BY AKINCI Arşivi