İftira Siyasetin Silahı Olursa: Minderin Dışına Atılan İnsan Değil, Ahlaktır
Siyasette rakibinizi sandıkta yenemiyorsanız ne yaparsınız? Politikanızı anlatmak, projenizi savunmak, rakibinizin yanlışlarını belgelerle ortaya koymak yerine onu “tehlikeli”, “örgütçü”, “hain”, “terörist”, “PKK’lı” ya da “FETÖ’cü” yaftalarıyla tanımlamaya başlarsınız.
Böylece tartışmanın konusu değişir. Artık projeniz, fikriniz veya yönetim anlayışınız konuşulmaz. Rakibinizin kim olduğu değil, hakkında hangi etiketin kullanıldığı konuşulur. Rakip siyaseten değil, algıyla minderin dışına atılır. Kaybeden yalnızca hedef alınan insan değildir; minderin dışına atılan asıl değer ahlaktır.
Hele mesele bir makamı veya koltuğu koruma refleksine dönüşmüşse tehlike büyür. Karşısında alternatif olabilecek herkesi ağır ithamlarla toplumun gözünden düşürmek, siyaseti rekabet olmaktan çıkarır; korku ve yafta üzerinden yürütülen bir mücadeleye dönüştürür.
Oysa siyasette rakibinizin olması, onun düşmanınız olduğu anlamına gelmez. Rakibinizin güçlenmesinden endişe etmek, onu suçlama hakkı vermez. Bir insanı yenememek, onu kirletme hakkı değildir.
Türkiye, farklı dönemlerde bunun acı örneklerini yaşadı. Doğu ve Güneydoğu’da somut deliller olmadan insanların terör örgütleriyle ilişkilendirildiği dönemler oldu. 15 Temmuz sonrasında da “FETÖ’cü” yaftasının, bazı tartışmalarda hukuki tespitten ziyade siyasi ve sosyal bir etiket olarak kullanılabildiği görüldü.
Burada kritik ayrım şudur: Terör örgütüyle ilişkisi somut delillerle ortaya konulan kişi hakkında hukuk gereğini yapmalıdır. Suç varsa soruşturulmalı, delil varsa değerlendirilmeli, mahkeme kararı varsa saygı duyulmalıdır. Mesele hukuka karşı çıkmak değil; hukukun yerine söylentinin geçirilmesidir. Çünkü iddia başka şeydir, delil başka. Şüphe başka şeydir, mahkûmiyet başka. Siyasi rakip başka şeydir, suçlu başka.
Kur’an’ın Hucurât suresindeki ölçü bugün sosyal medya çağında hiç olmadığı kadar önemlidir: “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.” ( 49/6)
Fakat çoğu zaman araştırmıyoruz. Bir iddia ortaya atılıyor, kaynağı sorulmadan paylaşılıyor, yorum ekleniyor ve söylenti kesinleşmiş gerçek gibi dolaşıma giriyor. “Bu kadar kişi söylüyorsa mutlaka bir şey vardır” psikolojisi yerleşiyor. Hayır. Bir yalanın binlerce kez tekrarlanması onu hakikate dönüştürmez.
Bir fotoğraf başka bir fotoğrafın yanına konuyor. Bir toplantı bağlamından koparılarak şüphe unsuru gibi sunuluyor. Bir sözün birkaç kelimesi alınıyor. Bir akrabalık ilişkisi üzerinden ima oluşturuluyor. Sonra sosyal medyada görünmez bir mahkeme kuruluyor: Savcı yok, hâkim yok, savunma yok. Ama karar çoktan verilmiş. Bir kelime yeter: “Örgütçü.” “Terörist.” “Hain.”
İftiranın gerçek bedeli budur. Sadece bir insanın adı kirlenmez; bazen bir aile yara alır, çocuklar etkilenir, dostluklar biter, insanlar yalnızlaşır. İftira atmak saniyeler sürer; iftiradan kurtulmaya çalışmak bazen bir ömür alır.
Daha acısı, bazen iftirayı ortaya atan değil, iftiraya uğrayan kişi kendini açıklamak zorunda bırakılır. “Ben öyle değilim.” “Bu fotoğrafın anlamı bu değil.” İnsan, işlemediği bir suçun savunmasını yapmak zorunda kalır. Bu, hukukun ve vicdanın kabul edemeyeceği bir toplumsal baskıdır.
Anonim hesaplar da sorumluluktan kaçamaz. Sahte isim kul hakkını ortadan kaldırmaz. Klavye arkasına saklanmak, sözün ahlaki sonuçlarını yok etmez.
Siyaset sert olabilir, muhalefet sert olabilir, eleştiri sert olabilir. Ama hakaret eleştiri değildir. Suçlama delil değildir. Siyasi rekabet iftira değildir. Rakibinizi eleştirebilirsiniz, politikasını sorgulayabilirsiniz, hatalarını belgelerle ortaya koyabilirsiniz. Ama onu toplumun gözünde yok etmek için ağır ve kanıtsız yaftalara başvuramazsınız.
Çünkü bugün bir başkasına yapıştırdığınız etiket, yarın sizin üzerinize yapıştırılabilir. Etiket değişir, yöntem değişmez. Bu yöntem yaygınlaştığında toplumun güven duygusu çöker. İnsanlar birbirinden şüphe etmeye başlar. Her fotoğraf suç delili, her görüşme şüphe, her farklı düşünce tehdit gibi görülür. Sonunda siyaset konuşulmaz; insanlar birbirinden korkar.
Hukuk devletinde yol bellidir: İddia varsa araştırılır, delil varsa değerlendirilir, suç varsa yetkili makamlara taşınır. Kararı sosyal medya değil, hukuk verir.
İslam’ın adalet anlayışı daha ağır bir sorumluluk yükler: Adalet, yalnızca sevdiğimiz insanlara karşı değil, sevmediğimiz insanlara karşı da adalettir.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla trol değil, daha fazla ahlaktır. Daha fazla yafta değil, daha fazla delildir. Daha fazla sosyal medya mahkemesi değil, daha fazla hukuk bilincidir. Daha fazla linç değil, daha fazla vicdandır.
Çünkü siyaset, rakibini yok etmek sanatı değildir. Siyaset, farklı fikirlerin hukuk içinde yarışabilme ahlakıdır.
Delilin varsa konuş. Belgen varsa tartış. Suç varsa hukuka taşı. Ama iftirayı siyaset, linçi adalet, trolü de hakem yapma.
Bir koltuğu korumak için insanların onurunu hedef almak, o koltuğu büyütmez; siyasetin ahlakını küçültür. Rakibinizi minderin dışına atabilirsiniz. Fakat bunun bedeli, bir gün hepimizin üzerinde yaşayacağı ahlaki zeminin kaybolması olabilir.
İftira ile kazanılan bir tartışmanın kazananı olmaz. Hakikati susturabilirsiniz sanırsınız. Ama hakikat, susturulduğu yerde bile yaşamaya devam eder.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.