Arslan ÖZDEMİR
Gazi Yaşargil’in adını taşıyan hastaneye bu manzara yakışıyor mu?
“Bir hastanenin gerçek büyüklüğü, binasının ihtişamıyla değil; hastasına verdiği güvenle, sunduğu hizmetin niteliğiyle ve insan hayatına gösterdiği özenle ölçülür.”
Bazı isimler vardır ki insana daha kapıdan içeri girmeden güven verir. Bazı isimler vardır ki bilimle, başarıyla, insanlığa hizmetle özdeşleşmiştir. Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi de adını, dünya çapında tanınan, beyin cerrahisi alanında önemli çalışmalara imza atmış Prof. Dr. Gazi Yaşargil ’den almaktadır.
Böylesine değerli bir ismi taşıyan, bölgenin önemli sağlık kuruluşlarından biri olan bu hastaneden beklenti de doğal olarak büyüktür. İnsanlar buraya yalnızca tedavi olmak için değil, aynı zamanda güven bulmak, şifa umuduna tutunmak ve kendilerini emin ellere teslim etmek için gelirler.
Geçtiğimiz günlerde rahatsızlandım. Hastaneye yakın olduğum için Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin acil servisine başvurdum. Yeşil alanda, ilk değerlendirmede tansiyonumun çok yüksek, nabzımın hızlı olduğu tespit edildi. Ayrıca göğüs ağrımda vardı. Görevlilerin yönlendirmesiyle sarı alana geçtim.
Karşılaştığım manzara beni endişelendirdi. Çok sayıda hasta vardı. Herkes elindeki kâğıtla sırasını bekliyordu. Durumumu görevliye anlattım. Aldığım cevap, sıramı beklemem gerektiği yönündeydi. Çünkü herkes ağır hastaydı ve herkes sırasını beklemeliydi.
Yaklaşık 15 dakika sonra sıra bana geldi. Şikâyetlerimi anlattıktan sonra kan tahlili, EKG ve röntgen işlemlerinin yapılması istendi. Ancak asıl sıkıntı bundan sonra başladı. Her işlem için ayrı bir sıra beklemek gerekiyordu. Kan alma bölümünde önümde çok sayıda hasta vardı ve kan alma işlemini yalnızca bir personel yürütüyordu. Her hastadan ortalama üç tüp kan alındığını gördüm; benim elimde ise beş tüp kan vardı. EKG bölümünde de yalnızca bir personel görev yapıyordu. Üstelik iki ayrı EKG cihazıyla ilgilenmek zorundaydı. Bir cihazın yanından diğerine koşuyor, aynı anda iki noktaya yetişmeye çalışıyordu. Röntgen bölümünde de benzer bir yoğunluk ve bekleyiş söz konusuydu.
Bütün bunları yaşarken aklımdan şu düşünce geçti: Tansiyonum çok yüksek, nabzım hızlı ve göğsüm ağrıyordu. Böyle bir durumda, gerekli tetkikleri yaptırabilmek için bir bölümden diğerine geçip uzun sıralar beklemek ne kadar doğruydu? Üstelik burada yalnızca benim değil, aynı koşullarda hizmet almaya çalışan çok sayıda hastanın ve bütün bu yoğunluğu tek başına göğüslemeye çalışan sağlık çalışanlarının da mağduriyeti söz konusuydu. Ortada hem hastaların sağlığını hem de sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını doğrudan ilgilendiren ciddi bir hizmet sorunu vardı.
Bir süre sonra mevcut koşullarda daha fazla bekleyemeyeceğimi düşündüm. İstenen işlemleri tamamlayamadan ayrılma noktasına geldim. Oradaki kan alma hemşiresinden bir dilaltı hapı aldım ve oradan ayrıldım.
Acil servisin kapısı önündeki bir bankta oturmuş, aldığım ilacın etkisini göstermesini ve tansiyonumun düşmesini bekliyordum. O sırada acil serviste görev yapan bir doktor yanıma gelerek tetkiklerimi neden tamamlamadığımı sordu. Yaşadığım sıkıntıları ve içinde bulunduğum koşullarda işlemlerimi sürdürmekte neden zorlandığımı kendisine anlattım. Doktor, personel yetersizliği nedeniyle bu tür sorunların yaşandığını mahcubiyetle ifade etti. Onun ısrarı üzerine EKG çektirdim. Tansiyonumun düştüğünü tespit ettikten sonra hastaneden ayrıldım. Ancak oradan ayrılırken aklımda yalnızca kendi yaşadığım sıkıntılar yoktu. Bir yanda sağlık hizmeti almak için bekleyen, endişe içindeki hastalar; diğer yanda bütün bu yoğunluk içinde görevlerini yerine getirmeye çalışan, yetersiz personel nedeniyle zorlanan sağlık çalışanları vardı.
Burada özellikle belirtmek isterim: Bu yazının amacı, hastanede görev yapan sağlık çalışanlarını hedef göstermek değildir. Aksine, yoğunluk içinde görevini yapmaya çalışan, çok sayıda hastaya yetişmeye uğraşan sağlık çalışanlarının da içinde bulunduğu zor koşullara dikkat çekmektir.
Sorun yalnızca hastanın beklemesi değil; hastaya hizmet vermeye çalışan sağlık personelinin de yetersiz imkânlar karşısında zor durumda kalmasıdır.
Elbette acil servislerde hasta yoğunluğu olabilir. Elbette her hastanın aynı anda muayene edilmesi mümkün değildir. Acil servislerde triyaj sistemi uygulanmasının temel amacı da hastaları aciliyet durumlarına göre değerlendirmek ve önceliklendirmektir.
Ancak göğüs ağrısı, çok yüksek tansiyon ve hızlı nabız gibi şikâyetlerle başvuran bir hastanın durumunun zamanında ve uygun biçimde değerlendirilmesi hayati önem taşıyabilir. Bu belirtiler her zaman aynı anlama gelmese de bazı durumlarda ciddi ve acil müdahale gerektiren hastalıkların habercisi olabilir.
Bu nedenle mesele, yalnızca bir hastanın 15 dakika beklemiş olması değildir. Asıl mesele, acil servisteki yoğunluğun, personel yetersizliğinin ve işlem sıralarının hastaların güvenliğini tehlikeye atmayacak şekilde yönetilip yönetilmediğidir.
Bir hastanın durumu kötüleşmeden önce gerekli değerlendirmelerin yapılabilmesi için yeterli sağlık personeli, etkin bir triyaj sistemi, düzenli işleyen tetkik birimleri ve güçlü bir koordinasyon gerekir.
Acil serviste bekleyen insan, çoğu zaman yalnızca ağrısıyla değil, korkusuyla da mücadele eder. O insanın aklında tek bir soru vardır: “Bana bir şey olacak mı?”
İşte sağlık hizmetinin en önemli sorumluluklarından biri, bu soruya güven veren bir sistemle karşılık verebilmektir.
Hastanelerde yaşanan sorunları konuşurken çoğu zaman yalnızca hastaların yaşadıklarına odaklanıyoruz. Oysa sağlık çalışanlarının içinde bulunduğu koşulları da görmek zorundayız.
Yapılması gereken işi sınırlı sayıda personelin üstlenmeye çalıştığı, hastaların art arda geldiği, tetkik taleplerinin biriktiği ve herkesin bir an önce hizmet almak istediği bir ortamda çalışmak kolay değildir.
Sağlık çalışanları da insandır. Onların da dinlenmeye, güvenli çalışma koşullarına, yeterli ekipmana ve iş yüklerini karşılayabilecek sayıda çalışma arkadaşına ihtiyacı vardır.
Hastaların çaresizliği ile sağlık çalışanlarının tükenmişliği karşı karşıya getirildiğinde kazanan olmaz. Hasta bekler, çalışan yorulur, hizmetin niteliği zarar görür.
Bu nedenle yetkililerin sorumluluğu yalnızca hastalara hizmet sunmakla sınırlı değildir. Sağlık çalışanlarının haklarını, çalışma koşullarını ve mesleki güvenliğini korumak da aynı derecede önemlidir.
Hasta hakkı ile sağlık çalışanının hakkı birbirinin karşıtı değildir. İkisi de insan onurunun ve nitelikli sağlık hizmetinin ayrılmaz parçalarıdır.
Hastanede dikkat çekilmesi gereken bir diğer konu da MR hizmetlerine ilişkin dile getirilen sorunlardır. Hastanede iki MR cihazının da arızalı olduğu ve hastalara aylar sonrasına randevu verildiği yönünde bilgiler bulunmaktadır. Bu durumun güncel ve resmî verilerle açıklığa kavuşturulması gerekir.
Eğer cihaz arızaları nedeniyle hastalar gerçekten aylarca beklemek zorunda kalıyorsa bu, üzerinde önemle durulması gereken ciddi bir sağlık hizmeti sorunudur.
Çünkü bir hastalıkta doğru teşhis, çoğu zaman tedavinin ilk ve en önemli adımıdır. Zamanında yapılamayan bir tetkik, hastanın kaygısını artırabilir; tanı ve tedavi sürecinin gecikmesine neden olabilir.
Elbette cihazlar arızalanabilir. Teknik sorunlar her kurumda yaşanabilir. Ancak kamu hizmeti sunan bir sağlık kuruluşunda asıl önemli olan, bu arızaların ne kadar sürede giderildiği, yedek kapasitenin bulunup bulunmadığı ve hastaların mağduriyetini önlemek için hangi tedbirlerin alındığıdır.
Vatandaş, hastanenin teknik sorunlarını çözmekle yükümlü değildir. Vatandaşın beklentisi, ihtiyacı olan sağlık hizmetine makul sürede ve güvenli koşullarda ulaşabilmektir.
Buradan Sağlık Bakanlığına, Diyarbakır İl Sağlık Müdürlüğüne ve hastane yönetimine sesleniyorum:
Lütfen bu hastaneyi yalnızca yönetsel raporlar, istatistikler ve kâğıt üzerindeki veriler üzerinden değerlendirmeyin. Bir günlüğüne de olsa acil servisin işleyişini yerinde inceleyin. Hasta yoğunluğunu, bekleme sürelerini, tetkik birimlerindeki personel sayısını ve sağlık çalışanlarının iş yükünü görün.
Şu sorulara açık ve somut cevaplar verilmelidir:
Acil serviste hasta yoğunluğunu karşılayacak yeterli sağlık personeli bulunuyor mu?
Hastaların aciliyet durumuna göre değerlendirilmesi ve gerektiğinde yeniden değerlendirilmesi etkin biçimde yapılıyor mu?
Kan alma, EKG ve röntgen gibi birimlerdeki beklemeleri azaltmak için hangi tedbirler alınıyor?
MR cihazlarının mevcut durumu nedir? Arızalı cihazlar varsa ne zaman hizmete alınacak?
Tetkik ve görüntüleme randevularının uzun süre ertelenmesini önlemek için hangi planlamalar yapılıyor?
Sağlık çalışanlarının aşırı iş yükünü azaltmak, çalışma koşullarını iyileştirmek ve hasta güvenliğini güçlendirmek için hangi adımlar atılacak?
Bu soruların amacı birilerini suçlamak değil, çözüm üretmektir. Ancak çözümün ilk şartı, sorunların görmezden gelinmemesi ve sorumluların gerekli adımları atmasıdır.
Gazi Yaşargil adı, bilimsel başarıyı, emeği ve insan hayatına hizmeti hatırlatıyor. Bu adı taşıyan bir hastanenin de aynı sorumluluk bilinciyle hizmet vermesi beklenir.
Bir hastanenin büyüklüğü, kaç katlı olduğu ya da tabelasının ne kadar görkemli olduğu ile ölçülmez. Asıl büyüklük, acı içinde gelen bir hastanın zamanında değerlendirilmesinde, doğru teşhise ulaşmasında, sağlık çalışanının insanca koşullarda görev yapabilmesinde ve vatandaşın kapıdan içeri girdiğinde kendisini güvende hissetmesindedir.
Diyarbakır, çevre illerden de hastaların başvurduğu önemli bir sağlık merkezidir. Böylesine büyük bir sorumluluğu üstlenen bir hastanenin insan kaynağı, teknik donanımı ve hizmet kapasitesi de bu sorumluluğa uygun olmalıdır.
Hiçbir hasta çaresizliğiyle baş başa bırakılmasın. Hiçbir sağlık çalışanı imkânsızlıkların yükü altında ezilmesin. Hiçbir vatandaş, tedavi olmak için başvurduğu hastanede sistemin yetersizlikleri karşısında kendisini sahipsiz hissetmesin.
Yetkilileri, Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki hizmet koşullarını yerinde incelemeye, eksiklikleri tespit etmeye ve gerekli iyileştirmeleri gecikmeden yapmaya davet ediyorum.
Çünkü sağlık ertelenemez. İnsan hayatı ihmal edilemez. Kamu hizmeti, yalnızca sunulmuş olmak için değil, insanın ihtiyacını karşılamak için vardır.
Ve unutulmamalıdır ki:
Bir hastanenin tabelasında büyük isimler yazabilir; fakat o isme gerçek değerini kazandıran, kapısından giren her insana gösterilen özen ve verilen hizmettir.
Gazi Yaşargil’in adını taşıyan bu hastanede artık konuşmamız gereken, yalnızca binanın büyüklüğü değil, sağlık hizmetinin niteliği olmalıdır.
Dileğim, bu yazının bir şikâyet olarak kalmaması; yetkilileri harekete geçiren, sorunların çözümüne katkı sunan ve hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının daha iyi koşullarda hizmet alıp vermesine vesile olan bir çağrıya dönüşmesidir.
Son düdüğe kadar direniş, zirvede Amedspor
21 Eylül 2026 Pazartesi 11:00Diyarbakır’ın eğitim sorunları ve çözüm arayışı
17 Eylül 2026 Perşembe 10:56Amedspor: Farklılıklarımızın ortak rengidir.
14 Eylül 2026 Pazartesi 16:29Dengbêj Evi: Bir evden daha fazlası, bir kalkın hafızası
10 Eylül 2026 Perşembe 10:47Diyarbakır’da parklar annelerin korkulu rüyası olmuş
07 Eylül 2026 Pazartesi 10:01Tarihimizle övünüyoruz, peki tarihimize sahip çıkıyor muyuz?
03 Eylül 2026 Perşembe 12:19Formamız üzerimizde, Umudumuz yüreğimizde
30 Ağustos 2026 Pazar 18:56Amedspor’u da barışı da durduramazsınız!
27 Ağustos 2026 Perşembe 11:46Bir saldırıdan daha fazlası: Umudu korumak, barışı inşa etmek
24 Ağustos 2026 Pazartesi 09:38Bir saç örgüsüne sığmayan adalet
20 Ağustos 2026 Perşembe 15:15
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.