Anne kafamda ‘MİT’ var
Mustafa Kemal’in askeriydi. Kendisi de bunu sık sık gururla söylerdi.
Yeşilçam’ın mavi gözlü jönü, taçsız kralı Tarık Akan’dan bahsediyoruz.
Mesele Tarık Akan olunca, hayatı boyunca kulaktan kulağa yayılan o soruyu sormaya devam edeceğiz: O bir devrimci miydi, yoksa bir Kemalist mi?
Cevap çok net: İkisi de…
12 Eylül cezaevlerinin, insanı insanlığından utandıran günlerinde içeride yattı. Yılmaz Güney’le omuz omuza verip bu ülkenin kayıp ruhunu beyaz perdeye mühürledi. Sürü’de berdelin kurbanı olanları, Maden’in yeraltındaki o cehennem karanlığında sömürülen işçileri, Kanal’daki o acımasız feodal düzeni oynarken artık sadece bir “oyuncu” değildi. O, bu toprağın acılarını sinemanın damarına zerk eden bir devrimciydi!
Ama buraya kadar.
Tarık Akan’ın devrimciliği beş yıl sürmedi…
O da klasik Türk aydınları gibi, devrim maratonunun daha başlarında soluksuz kaldı.
Çok geçmeden Cumhuriyet’in inkârcı kodlarına geri döndü. Konforlu alanını korumak için Kemalist oldu ama Kemalizm’i de Sosyalist bir devrimmiş gibi anlattı.
80 öncesinin ateş çemberinden geçmiş o duruş, 80 sonrasının o gri, hizaya getirilmiş, teslim alınmış Türkiye tablosunda maalesef bir kimlik bunalımına savruldu. Tıpkı 70’lerin milyonları peşinden sürükleyen Karaoğlan’ı Bülent Ecevit’in, 80 darbesinden sonra düştüğü “Derin Çukur” gibi…
Yıllar geçtikçe, özellikle 2000’li yıllardan sonra Türkiye inkâr ve imhaya dayalı savaş politikasının o zehirli bataklığında debelenirken, Tarık Akan’ın da o geleneksel Cumhuriyetçi ve ulusalcı reflekslerin dışına çıkamadığını, üniter devlet kalıplarının sınırları içinde kaldığını gördük.
Bıyıklı Tarık Akan gitti, Damat Ferit filmlerinin bıyıksız, parlak jönü geri geldi. Artık Ahu Tuğba, Banu Alkan ve Nuri Alço ile aynı filmlerde oynamaya başladı.
Özellikle Kürtçe anadilde eğitim meselesi gibi, Cumhuriyet tarihi boyunca kanayan ve çözülmeyi bekleyen hassas yaralarda o bildik ulusal bütünlük ezberinden kopamadı. Türkiye’nin ortak dilinin Türkçe kalması gerektiği inancıyla, anadilde eğitime ve Kürtçenin resmî statü taleplerine karşı mesafeli, hatta dirençli bir çizgide durdu.
Hele ki 2015 yılında, bu coğrafyanın can yakan o güvenlik politikalarının arkasında hizalanan bildirilerin altında imzasını görünce insan içten içe hayıflanmadan edemiyor:
“Yahu, bu adam ne ara bu keskin milliyetçi reflekslerin kurbanı oldu?”
Acaba diyorum; 12 Eylül zindanlarında MİT’çi subayların kulaklara fısıldadığı “Aklını başına al, devletin yanında ol” nasihatlerinin dayanılmaz hafifliğine mi kapıldı?
Her ne kadar o korkunç günleri kaleme aldığı o muazzam kitabına ‘Anne Kafamda Bit Var’ adını verse de, bu memleketin cellatlarına duyduğu o çelişkili mesafeyle, sanki hayatının asıl özeti “Anne Kafamda MİT Var” şifresinde gizliydi.
O MİT yaşadığı sürece aklından çıkmadı.
Hayatının son demlerinde Bakırköy’de kurduğu o Taş Mektep, Kemalist ideallere adanmıştı. Atatürk devrimlerinin o efsane düsturu olan “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirme çabası, onun o sapasağlam Kemalist yüzünün en somut, en devrimci kanıtıydı.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup soralım:
Tarık Akan, sırf Yılmaz Güney’in o destansı setlerinde oynamış, bu ülkenin en asil emek filmlerine imza atmış diye; onun bu coğrafyanın öteki renklerine, anadiline ve kimlik haklarına karşı duran o geleneksel devletçi yaklaşımını görmezden mi geleceğiz?
Tarık Akan’ın bir kez daha rahmetle anarken, onun yaşamına bir de bu açıdan bakmamız gerektiğini düşünüyorum.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.