Nüfus krizinin görünmeyen yüzü
Cumhurbaşkanı’nın son dönemde sıkça dikkat çektiği meselelerden biri, Türkiye’de düşen doğum oranları ve giderek yaşlanan nüfus yapısı oldu. Gerçekten de mesele yalnızca istatistiksel bir veri değil; sosyolojik, ekonomik ve kültürel yönleri olan büyük bir toplumsal dönüşümün işaretidir. Ancak bu konu tartışılırken genellikle sadece ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve gençlerin geçim kaygısı üzerinden değerlendirme yapılıyor. Oysa meselenin görünmeyen başka bir yönü daha vardır: erkeklerin evlilik kurumuna karşı giderek artan mesafesi.
Bugün birçok genç erkek, yalnızca maddi yetersizlik nedeniyle değil; evlilik sonrası yaşayabileceği hukuki ve psikolojik riskler nedeniyle de evlilikten uzak duruyor. Çünkü modern toplumda aile yapısı değişirken, erkek kendisini çoğu zaman güvencesiz bir zeminde hissediyor. Özellikle boşanma süreçlerinde yaşanan uzun nafaka tartışmaları, velayet meseleleri, evden uzaklaştırma kararları ve bazı hukuki uygulamaların erkekler üzerinde oluşturduğu korku duygusu küçümsenmeyecek bir noktaya ulaşmış durumda.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır: kadın haklarını savunmak ile erkekleri toplumsal olarak değersizleştirmek aynı şey değildir. Kadının geçmişte yaşadığı mağduriyetleri gidermek adına kurulan bazı sosyal ve hukuki düzenlemeler, zamanla toplumun bir kısmında “erkek tamamen suçlu, kadın tamamen haklıdır” algısına dönüşmeye başladı. İşte tam da bu noktada erkek, kendisini aile kuran değil; potansiyel risk taşıyan bir taraf gibi görmeye başladı.
Toplumun uzun yıllar boyunca üzerine inşa edildiği aile yapısında erkek; koruyan, sorumluluk alan, yük taşıyan figürdü. Fakat günümüzde özellikle sosyal medya kültürüyle birlikte ilişkilerde “beğeni esaslı” bir düzen ortaya çıktı. İnsan karakterinden çok statüsüyle, kazancıyla, görünüşüyle değerlendirilmeye başlandı. Bu durum erkek üzerinde sürekli bir yetersizlik baskısı oluşturdu. Çünkü artık mesele sadece ev geçindirmek değil; aynı zamanda sürekli olarak kendisini ispat etmek zorunda bırakılan bir psikolojidir.
Elbette burada amaç kadınları suçlamak değildir. Ancak sosyolojik gerçekler inkar edilerek de sağlıklı bir analiz yapılamaz. Eğer bugün gençler evlenmiyor, aile kurmuyor ve çocuk sahibi olmaktan kaçıyorsa; bunun nedenlerinden biri de evlilik kurumunun artık güven veren değil, risk barındıran bir yapıya dönüşmesidir. İnsanlar huzur bulacakları yere değil, zarar görebilecekleri ihtimallere bakmaya başlamıştır.
Bir toplumda aile zayıflarsa yalnızca nüfus azalmaz; aidiyet duygusu da azalır. Çünkü aile, sadece iki insanın birlikteliği değil; toplumun devamlılığını sağlayan temel yapıdır. Bu yüzden meseleye sadece “daha fazla çocuk yapın” çağrısıyla yaklaşmak yeterli olmayacaktır. Gençlerin neden evlenmek istemediğini, erkeklerin neden aile kurmaktan çekindiğini ve kadın-erkek ilişkilerinin neden böylesine güvensiz hale geldiğini de konuşmak gerekir.
Sonuç olarak Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; kadın ile erkeği birbirine rakip yapan bir dil değil, yeniden birbirini tamamlayan iki unsur olarak gören adil bir toplumsal dengeyi kurabilmektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.