Siracettin Çekin

Siracettin Çekin

Diyarbakır’da katledilen Narin Güran…

Diyarbakır’da katledilen Narin Güran…

Bir çocuğun hayatının hunharca son bulduğu bu dosya, yalnızca bir cinayet soruşturması değil; aynı zamanda hakikatin nasıl üretildiği, nasıl yönlendirildiği ve nasıl tartışıldığına dair çarpıcı bir örnektir.

Bu hafta “Şeytan Tepesi belgeseli”ni izledim. Açıkçası izlemek kolay olmadı. Zorlayıcıydı, yıpratıcıydı. Fakat daha önemlisi, belgeselin bitiminde zihnimde oluşan soruların, aslında daha önce de var olduğunu fark ettim. Ve büyük ihtimalle bu sorular yalnızca bana ait değil; kamuoyunun da zihninde dolaşan ortak şüphelerdir.

Her şeyden önce şu soruyu sormak gerekiyor:

Eğer bu belgeselde konuşan gazeteciler bu kadar emin, bu kadar net ve bu kadar “biliyor” ise; bu bilgileri neden mahkeme sürecine taşımadılar? Neden bu iddialar, hukukun terazisinde tartılmadı? Çünkü bilmek ile ispat etmek arasında ciddi bir fark vardır. Kamuoyuna anlatılan bir hikaye ile mahkeme dosyasına giren delil aynı şey değildir. Eğer ortada somut bir gerçeklik varsa, onun yeri belgesel değil, yargı makamlarıdır.

Belgeselin ikinci dikkat çekici yönü ise, bütün yükün tek bir kişinin üzerine yıkılmasıdır. Sanki karmaşık bir olay, tek bir fail üzerinden açıklanabilecek kadar basitmiş gibi bir kurgu inşa edilmiş. Oysa hayatın ve özellikle bu tür dosyaların doğası böyle değildir. Cinayetler çoğu zaman yalnızca bir “fail” değil; ihmaller, suskunluklar ve örtülü ilişkiler ağı içinde şekillenir. Tek kişiye indirgenen her anlatı, gerçeği sadeleştirirken aynı zamanda eksiltme riski taşır.

Daha da dikkat çekici olan ise, devlet kurumlarının neredeyse sistematik bir biçimde “karşı taraf” gibi konumlandırılmasıdır. Arama-kurtarma sürecine katılan tüm yapıların, sanki aileye karşı organize olmuş bir bütün gibi sunulması, en hafif tabirle problemli bir yaklaşımdır. Elbette eleştiri yapılabilir, eksiklikler sorgulanabilir. Ancak eleştiri ile toptancı suçlama arasındaki çizgi, bu belgeselde fazlasıyla bulanıklaşmıştır.

Dosya Yargıtay’dan geçtikten sonra köye gittim. Kimseye haber vermeden, tamamen kendi gözlemimle… Köyün sokaklarında dolaştım, mezarının başına gittim ve aile fertleriyle uzun uzun konuştum. Yaklaşık iki saat boyunca dinledim. Gördüğüm ilk şey şuydu: Ailenin tamamına sinmiş bir huzursuzluk hali vardı. Bunun nedeni kayıp mıydı, tutuklamalar mıydı, yoksa başka bir şey mi—bunu kesin olarak söylemek zor. Ancak dikkat çekici olan, bu huzursuzluğun yanında belirgin bir pişmanlık emaresinin hissedilmemesiydi.

Bir diğer önemli gözlem ise şuydu: Aile fertlerinin tamamı, neredeyse tek ağızdan aynı ismi işaret ediyordu. Bu durum, belgeselde kurulan anlatıyla birebir örtüşüyordu. O an fark ettim ki; köyde anlatılan hikaye ile belgeselde sunulan hikaye arasında güçlü bir paralellik var. Hatta belgeselin, bu anlatının genişletilmiş ve dramatize edilmiş bir versiyonu olduğu izlenimi oluştu bende.

Ve insan ister istemez şu soruya geliyor:

Bu anlatı gerçekten bağımsız mı oluştu, yoksa yönlendirildi mi?

Bugün geldiğimiz noktada kesin olan tek bir gerçek var:

Narin Güran öldürüldü. Ancak bu cinayetin bütün yönleriyle aydınlatılıp aydınlatılmadığı meselesi hala zihinlerde bir soru işareti olarak duruyor. Verilen ceza hukuki bir sonuçtur; fakat toplumsal vicdanın tatmini her zaman yalnızca bu sonuçla sağlanmaz.

Belki de en acı olan şu:

Bazı dosyalarda gerçek, mahkeme kararlarının ötesinde bir yerde kalır. Parçalı, eksik ve tartışmalı…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Siracettin Çekin Arşivi