Gülistan Doku ve adalet
Evet, vali tutuklandı.
Gülistan Doku dosyasında yıllardır beklenen kırılma nihayet gerçekleşti. Bu gelişme, sadece bir soruşturmanın ilerlemesi değil; aynı zamanda kamu vicdanının uzun süredir bastırılan sesinin yeniden yükselmesidir. Altı yıl boyunca cevapsız kalan sorular, görmezden gelinen ihtimaller ve ötelenen adalet arayışı bugün yeni bir eşiğe ulaştı.
Ancak bu meseleyi yalnızca bir kayıp vakası ya da olası bir cinayet üzerinden okumak, gerçeğin büyük kısmını ıskalamak olur. Asıl mesele, devlet gücünün kimlerin elinde, nasıl ve hangi sınırlar içinde kullanıldığıdır. Çünkü burada tartışılan şey bir kişinin akıbetinden ibaret değil; bir sistemin işleyişi, bir mekanizmanın zaafı ve belki de en önemlisi, gücün denetimle olan ilişkisidir.
Lord Acton’ın “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” sözü, bugün yaşanan tabloyu anlamak için hâlâ en güçlü anahtarlardan biridir. Bu ifade, sadece teorik bir tespit değil; tarihsel bir uyarıdır. Çünkü güç, sınırlandırılmadığında kendisini hukukla değil, kendi iradesiyle tanımlamaya başlar. İşte tehlike tam da burada başlar.
Bir ilde devletin en yetkili makamında bulunan bir kişinin adının böylesi bir dosyada geçmesi, bireysel bir sapmanın ötesinde kurumsal bir zafiyeti de işaret eder. Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Sorun yerel yönetimlerin güçlendirilmesi mi, yoksa denetim mekanizmalarının zayıflığı mı? Aslında cevap nettir. Güç, merkezde de olsa yerelde de olsa, eğer etkili bir denetime tabi değilse aynı riski taşır. Bu nedenle mesele, yetkinin kimde olduğu değil; o yetkinin hangi sınırlar içinde ve nasıl kontrol edildiğidir.
Bugün geldiğimiz noktada, altı yıl boyunca ilerlemeyen bir dosyanın bir anda hız kazanması, adaletin tamamen ortadan kalkmadığını; fakat ciddi biçimde geciktiğini gösteriyor. Oysa adaletin gecikmesi, sadece hukuki bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir güven krizidir. İnsanlar adaletin işlemediğine inanmaya başladığında, devlet ile toplum arasındaki bağ zayıflar.
Bu olay, aynı zamanda bürokrasinin dokunulmaz olmadığı gerçeğini de yeniden hatırlatıyor. Devlet adına yetki kullanan herkes, o yetkinin aslında millete ait olduğunu unutmamak zorundadır. Aksi halde devlet gücü, koruyucu bir şemsiye olmaktan çıkar, bir baskı aracına dönüşür. Ve tarih bize gösteriyor ki, bu dönüşümün bedeli her zaman ağır olmuştur.
Bugün yaşanan gelişme, sadece bir tutuklama kararı değildir. Bu, aynı zamanda bir uyarıdır. Devlet gücünü kişisel alanına çeken, hukuku kendi çıkarlarına göre eğip bükmeye çalışan herkes için açık bir mesajdır: Hiçbir makam kalıcı değildir, hiçbir güç sınırsız değildir ve hiçbir eylem sonuçsuz kalmaz.
Bugün atılan bu adımın gerçek anlamı, yarın ne yapılacağıyla belirlenecektir. Eğer bu süreç, sadece birkaç ismin yargılanmasıyla sınırlı kalırsa, mesele kişiselleşir ve sistem kendini aklamış olur. Oysa asıl ihtiyaç olan, bu tür olaylara zemin hazırlayan tüm boşlukların tespit edilmesi ve ortadan kaldırılmasıdır.
Adalet, bir gün herkese lazım olacak bir mekanizma değil; her gün herkesi ayakta tutan bir dengedir. Bu denge bozulduğunda, geriye sadece güç mücadelesi kalır.
Ve unutulmamalıdır ki, gücün kazandığı yerde adalet kaybeder; ama adaletin kazandığı yerde herkes kazanır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.