Arslan ÖZDEMİR

Arslan ÖZDEMİR

30 Eylül’de erkekler şiddete karşı yürüyor

30 Eylül’de Diyarbakır’da erkekler, kadına yönelik şiddete karşı seslerini yükseltmek, şiddete karşı ortak bir duruş ortaya koymak ve toplumda farkındalık yaratmak amacıyla yürüyecek. Bu yürüyüşü yalnızca bir gün sürecek bir etkinlik olarak değil, erkeklerin kendi davranışlarını, kendi dilini ve toplumdaki erkeklik anlayışını sorgulaması için önemli bir fırsat olarak görmek gerekir.

Kadına yönelik şiddet, yalnızca kadınların mücadele etmesi gereken bir sorun değildir. Bu sorun aynı zamanda erkeklerin de sorumluluğudur. Çünkü şiddetin önemli bir bölümü erkekler tarafından kadınlara yöneltilmektedir. Dolayısıyla erkeklerin şiddete karşı durması, yalnızca destekleyici bir tavır değil, toplumsal değişimin temel unsurlarından biridir.

Bir erkeğin “Ben kadına şiddet uygulamıyorum” demesi elbette önemlidir; ancak artık bunun ötesine geçmek gerekir. Şiddet uygulamamak başlangıçtır. Asıl sorumluluk, şiddeti gördüğümüzde sessiz kalmamak, şiddeti meşrulaştıran söz ve davranışlara karşı çıkmak ve çevremizdeki erkeklerle bu konuda açıkça konuşabilmektir.

Bir kadının sürekli kontrol edilmesiyle, kiminle görüşeceğine karışılmasıyla, telefonunun takip edilmesiyle, kıyafetine müdahale edilmesiyle, ekonomik olarak bağımlı hale getirilmesiyle, hakaret edilmesiyle, tehdit edilmesiyle veya toplum içinde küçük düşürülmesiyle başlayabilir. Bu nedenle şiddeti yalnızca fiziksel saldırı olarak görmemek gerekir. Fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel ve dijital şiddetin her biçimi insanın yaşamını, özgürlüğünü ve onurunu tehdit eder.

Toplumlarda bazı yanlış anlayışlar zaman içerisinde normalmiş gibi kabul edilebilmektedir. “Erkektir, öfkelenir”, “Aile içinde olur”, “Kadın da onu kızdırmıştır”, “Kıskanıyorsa seviyordur” gibi ifadeler, şiddeti doğrudan uygulamasalar bile onu mazur göstermeye hizmet edebilir. Bu anlayışların değiştirilmesi gerekir.

Bir kadının giyimi, düşüncesi, yaşam biçimi, arkadaşları, çalışma hayatı veya kendi kararları hiçbir şekilde şiddetin gerekçesi olamaz.

Erkeğin öfkelenmesi, kadının özgürlüğünü kısıtlamasına hak vermez. Kıskançlık, kontrol etmenin gerekçesi değildir. Sevgi, baskı kurmak değildir. Aile olmak, bir insanın diğer insan üzerinde mülkiyet hakkına sahip olması anlamına gelmez.

Bu nedenle kadına yönelik şiddetle mücadele aynı zamanda yanlış erkeklik anlayışlarıyla mücadeledir.

Çocuklara ve gençlere küçük yaşlardan itibaren erkek olmanın güçlü olmak, baskın olmak, sözünü geçirmek, kavga etmek veya duygularını bastırmak anlamına gelmediğini anlatmak gerekir.

Gerçek güç; öfkesini kontrol edebilmekte, karşısındaki insanı dinleyebilmekte, farklılıklara saygı gösterebilmekte ve sorunları şiddete başvurmadan çözebilmekte ortaya çıkar.

Bir erkek ağlayabilir.

Bir erkek korkabilir.

Bir erkek yardım isteyebilir.

Bir erkek özür dileyebilir.

Bir erkek “yanlış yaptım” diyebilir.

Bir erkek kadına saygı duyabilir ve onunla eşit bir yaşam kurabilir.

Bunların hiçbiri erkekliği azaltmaz. Tam tersine, insan olmanın ve sorumluluk sahibi olmanın gereğidir.

Bu nedenle çocuklarımızı yetiştirirken erkek çocuklarına da sevgi, empati, paylaşma, sorumluluk alma ve sorunları konuşarak çözme kültürünü öğretmeliyiz.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede erkeklerin birbirleriyle kurduğu ilişki büyük önem taşır.

Bir arkadaşımız kadını aşağılayan bir söz söylediğinde gülüp geçmemeliyiz.

Bir yakınımız şiddeti normalleştirdiğinde sessiz kalmamalıyız.

Bir erkeğin kadını kontrol etmesini “kıskançlık” adı altında romantikleştirmemeliyiz.

Şiddet uygulayan bir erkeği korumak veya onun davranışına bahane üretmek yerine, davranışın yanlış olduğunu açıkça ifade etmeliyiz.

Çünkü bazen bir erkeğin başka bir erkeğe söylediği tek bir cümle, uzun tartışmalardan daha etkili olabilir: “Bu yaptığın doğru değil. Kadına şiddet kabul edilemez.”

İşte toplumsal değişim biraz da böyle başlar. Erkeklerin birbirini uyarması, birbirine yeni bir yaşam kültürü önermesi ve şiddeti erkekliğin bir parçası olmaktan çıkarması gerekir.

Kadına yönelik şiddetin sonuçlarını yalnızca şiddete maruz kalan kadın yaşamaz. Çocuklar, aileler, yakın çevre ve bütün toplum bundan etkilenir.

Şiddetin olduğu bir evde büyüyen çocuk, korku ve güvensizlik içerisinde büyüyebilir. Şiddetin normalleştirildiği bir toplumda ise insanlar sorunlarını konuşmak yerine güç kullanarak çözmeye daha yatkın hale gelebilir.

Bu nedenle şiddetle mücadele yalnızca saldırı gerçekleştiğinde müdahale etmek değildir. Asıl mücadele, şiddetin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan anlayışları değiştirmektir. Okullarda, ailelerde, işyerlerinde, mahallelerde ve sosyal yaşamın bütün alanlarında kadın-erkek eşitliği, karşılıklı saygı ve şiddetsiz iletişim kültürünün güçlendirilmesi gerekir.

30 Eylül’de Diyarbakır’da yürüyen erkeklerin vereceği mesaj açık olmalıdır: Kadına yönelik şiddeti kabul etmiyoruz.

Ama bununla da yetinmemeliyiz. Şiddet görürsek müdahale edeceğiz. ”Şiddeti meşrulaştıran sözlere karşı çıkacağız. ”Kadınların özgürlüğüne ve eşitliğine saygı göstereceğiz. ”Çocuklarımızı şiddetsiz bir yaşam kültürüyle yetiştireceğiz. ”Erkekliği şiddet ve baskı üzerinden tanımlayan anlayışı değiştireceğiz.”

Bu mesajlar yalnızca 30 Eylül günü değil, hayatın her alanında yaşama geçirilmelidir. Çünkü bir günlük yürüyüş, ancak günlük yaşamda davranış değişikliğine dönüştüğü zaman anlam kazanır.

Kadına yönelik şiddetin azalması için erkeklerin daha fazla sorumluluk alması gerekir. Şiddet uygulamayan erkeklerin sessiz çoğunluk olarak kalması yerine, şiddete açıkça karşı çıkan bir toplumsal güç haline gelmesi önemlidir. Çünkü şiddet uygulayan bir erkeğin karşısında yalnızca kadın değil, toplum da durmalıdır.

Bir erkek şiddete karşı çıktığında başka bir erkeğe örnek olur.

Bir baba kızına ve oğluna eşitliği öğrettiğinde geleceğe yatırım yapar.

Bir öğretmen öğrencilerine şiddetsiz iletişimi öğrettiğinde yeni bir yaşam kültürünün oluşmasına katkı sunar.

Bir arkadaş, arkadaşının yanlış davranışına sessiz kalmadığında şiddetin toplumsal kabul alanını daraltır.

Bu nedenle mesele yalnızca “şiddet uygulamamak” değildir.

Şiddetsiz bir toplum bir anda kurulmaz. Bunun için aileden başlayarak eğitimde, sosyal yaşamda, çalışma hayatında ve toplumun bütün alanlarında uzun soluklu bir değişim gerekir.

Bu değişimin önemli aktörlerinden biri de erkeklerdir.

Erkeklerin kendi davranışlarını sorgulaması, öfke ve güç ilişkilerini yeniden düşünmesi, kadınlarla eşit ve saygılı ilişkiler kurması ve şiddete karşı sesini yükseltmesi gerekir.

30 Eylül’de Diyarbakır’da atılacak her adım, bu nedenle yalnızca bir yürüyüş adımı değildir.

Her adım, eşitliğe, özgürlüğe, saygıya ve şiddetsiz bir yaşama doğru atılmış bir adımdır.

Unutulmamalıdır: Kadınların özgür olmadığı bir toplum özgür değildir. Kadınların güvende olmadığı bir toplum güvende değildir.

Ve kadına yönelik şiddetin sona ermesi için erkeklerin sessiz kalmaması gerekir.

30 Eylül’de erkekler yürüsün.

Ama yürüyüşten sonra da yürümeye devam etsin: Kendi dilinde, kendi davranışında, kendi çevresinde ve kendi yaşamında…

Çünkü değişim yalnızca sokakta değil, insanın kendisinden başlar.

“Bir erkeğin kadına el kaldırmaması erdemdir; şiddete karşı başka erkeklerin yanında durması ise toplumsal sorumluluktur.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arslan ÖZDEMİR Arşivi