Diyarbakır'ın beton ekonomisi
Son yirmi beş yılda Diyarbakır sadece nüfusuyla değil, ekonomik yapısıyla da değişti. Şehirde yeni bir iş dünyası ortaya çıktı. Ticaret yapanlar büyüdü, inşaat şirketleri güçlendi, turizm yatırımları arttı. Bir zamanlar küçük işletmeler olarak faaliyet gösteren birçok girişim bugün bölgesel ölçekte söz sahibi hale geldi.
Bu değişim, doğal olarak kentin sosyal ve siyasi dengelerini de etkiledi.
Aslında ilk yıllarda ortaya çıkan bu yeni iş çevreleri önemli bir umut olarak görülüyordu. Çünkü Diyarbakır'ın uzun yıllardır ihtiyaç duyduğu ekonomik kalkınmanın yerelden yükseleceği düşünülüyordu. Güçlü sermaye birikimi oluşacak, yatırımlar artacak, gençler iş bulacak, şehir kendi markalarını çıkaracaktı.
Fakat yıllar içinde farklı bir tablo ortaya çıktı.
Diyarbakır'da oluşan sermayenin önemli bir bölümü üretime değil, arsa ve beton ekonomisine yöneldi. Elbette bunda sadece yatırımcıları suçlamak doğru olmaz. Türkiye ekonomisinin yapısı da uzun yıllardır bunu teşvik etti. Arsa almak, bina yapmak, daire üretmek birçok zaman fabrika kurmaktan daha güvenli ve daha kârlı görüldü.
Bugün Diyarbakır'da da bunun izlerini daha fazla görüyoruz.
Şehrin birçok bölgesinde yükselen binalar var. Yeni yaşam alanları oluşuyor. Ancak aynı ölçüde yükselen fabrikalar, sanayi tesisleri ve üretim merkezleri göremiyoruz. Oysa bir inşaatın ekonomik ömrü, çoğu zaman tamamlanıp teslim edildiği gün sona yaklaşmaya başlar. İnşaat istihdam yaratır ama bu istihdam çoğunlukla geçicidir.
Bir fabrikanın hikâyesi ise çok farklıdır.
Bir fabrikanın bacası bazen 25 yıl, bazen 50 yıl, bazen de bir asır boyunca tütebilir. Nesiller boyunca iş sağlar. Yan sanayi oluşturur. Yeni girişimciler yetiştirir. Bir kentin ekonomik bağımsızlığını güçlendirir.
Bugün Türkiye'nin birçok şehrine baktığımızda bunu görüyoruz.
Gaziantep kendi markalarını oluşturdu. Kayseri sanayi kültürü geliştirdi. Konya üretim altyapısını büyüttü. Denizli ihracat kapasitesini artırdı. Bu şehirlerin tamamı ekonomik zorluklar yaşadı. Krizlerden etkilendi. Ancak üretimden vazgeçmedikleri için ayakta kalmayı başardılar.
Diyarbakır sermayesi bu anlamdan sınıfta kaldı.
Diyarbakır sermayesi korkaktır. Risklerden uzak durur. Tekstil İhtisas OSB’si can çekişiyor. Diğer OSB’ler %100 doluluk oranına ulaşamıyor. OSB yönetimler çok çabalıyorlar ama kapasiteyi tamamlayamıyorlar. Bölgesel teşvikler oldukça iyi ama buna rağmen beton daha cazip…
Tarımda da sınıfta kalan bir sermayeden bahsediyoruz. Diyarbakır dışından gelip tarım alanında faaliyet gösteren irili ufaklı çok kişi ve firmalar var. Biberini domatesin kurutması kapış kapış ama Diyarbakır sermayesi bunu görmüyor. Tarıma dair devlet kurumları her türlü imkanları ile tarıma ilgi duyması muhtemel sermayenin hizmetinde ama ilgi duyan yok. Fıstık yetiştiriciliği revaçta. Bunu da yapanlar küçük sermayeli köylüler. Kent sermayesi organize bir şekilde sektöre giriş yapmıyor.
Saçma sapan ve balon emlak değerleri ile korkunç bir lobi oluşmuş. Daire fiyatlarından tutun arsa fiyatlarına kadar herkes adeta pusuda. Herkesten kastım inşaat ve arsa yatırımı gibi kısa vadeli kârları hedefleyen sermayeler…
Diyarbakır'ın da artık kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
Bizim sermayemiz daha çok ne üretiyor?
Yeni arsalar mı?
Yeni siteler mi?
Yoksa yeni markalar, yeni fabrikalar ve yeni istihdam alanları mı?
Bu soru sadece iş insanlarının sorusu değildir. Aynı zamanda yerel yönetimlerin, üniversitelerin, odaların, sivil toplum kuruluşlarının ve kentte yaşayan herkesin sorusudur.
Çünkü ekonomik güç sadece para biriktirmekle oluşmaz. Kalıcı refah üretmekle oluşur.
Örnek vermek gerekirse
Ancak bu avantajı yalnızca betonla değerlendirmeye çalışırsak, gelecek kuşaklara güçlü bir ekonomi bırakamayız.
Şehrin artık yeni bir kalkınma hikâyesine ihtiyacı var.
Daha fazla üretim.
Daha fazla teknoloji.
Daha fazla marka.
Daha fazla ihracat.
Daha fazla istihdam.
Çünkü bir bina yükseldiğinde bir mahalle değişir. Ama bir fabrika kurulduğunda bir şehir değişir.
Diyarbakır bugün genç nüfusu, stratejik konumu ve girişimci potansiyeliyle büyük bir avantaja sahip. İş dünyasının her konferansında, panelinde ve fuar açılışlarında bu cümleler tekrarlanır durur. Konuşulan her şey orada kalıyor.
Doğu ve Güneydoğu’nun en büyük fuarlarına ev sahipliği yapmak gibi bir iddia bu şehrin yaralarını sarmıyor. Mezopotamya yerel lezzetler fuarına hiç gittiniz mi? Semt pazarlarından farkı yok. Özellikle şehir dışından gelen peynir, pestil ve kuruyemiş satan satıcılar ağırlıklı olarak stand kiralıyorlar. Bir panayır gibi. Diyarbakır’a ait marka ürünler neredeyse hiç yok. Endüstrüyel ambalajlı ürünler üreten markalarımız bir elin parmaklarını geçmiyor. Zeytin, peynir ve pestil satılıyor.
Fuar demek iş dünyasının networkü demek. Bayi ve iş ortaklıkları demek. Şahsen çok gözlemlerim oldu. Stand kiralayan birçok firma (satıcı) bireysel satışlar kovalıyorlar. Stand ve fuar masrafı çıksın yeter!
Mezopotamya fuarları maalesef kitap fuarları kadar rağbet görmüyor.
Ülkenin kırılgan bir ekonomiye sahip olması durumu diğer kentleri de çaresiz bırakıyor ama o kentler üretmeye ve yerelden globale marka transferi yapma gayretindeler.
75’te daireler şu kadar, Silvan yolunda villalar bu kadar sohbetleri oldukça Diyarbakır yaralarını saramayacak. Beton ekonomisi hızla büyüyor. Algı ve PR çalışmaları fısıltı gazeteleri ile birlikte hızla yayılıyor ve emlak değerleri olduğundan fazla gösteriliyor. İlgi var mı? Elbette ilgi var. Neticede arz-talep gerçeği var ortada. Satış bedeli önemli değil. Bizim sitede havuz var, Asansörümüz 12 kişilik, sadece mutfak 70 M2 algısı ve sevinci yeterli oluyor alıcı için.
Diyarbakır'ın önünde duran asıl mesele de budur: Sermayesini betonda büyüten bir şehir mi olacağız, yoksa üreterek büyüyen bir şehir mi?
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.