Arslan ÖZDEMİR

Arslan ÖZDEMİR

Medine’nin çoğulculuğu ve bugünün dil yasağı

Medine’nin çoğulculuğu ve bugünün dil yasağı

“Medine sözleşmesinin yolu farklılıkları tanımaktır, yasaklamak değildir.”

Bir vaazın amacı nedir? İnsanlara doğruyu anlatmak, onların kalbine dokunmak ve inançla sahici bir bağ kurmalarını sağlamak… Peki, insanın anlamadığı bir dilde yapılan vaaz gerçekten bu amaca ulaşabilir mi?
Diyadin İlçe Müftülüğü ‘nün imamların Türkçe dışında bir dilde hizmet vermesini yasakladığı yönündeki karar, yalnızca bir idari düzenleme olarak görülemez. Diyadin’de yaşayan halkın neredeyse tamamının Kürt olduğu ve günlük yaşamda ağırlıklı olarak Kürtçenin kullanıldığı dikkate alındığında, bu kararın etkisi çok daha derin ve doğrudandır. Bu durum, alınan kararın yalnızca teknik bir uygulama değil, aynı zamanda insanların anlama ve inançla bağ kurma imkânını sınırlayan bir sonuç doğurduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla bu karar, doğrudan doğruya dinin anlaşılabilirlik ilkesini ve daha da önemlisi İslam’ın çoğulculukla kurduğu tarihsel ilişkiyi tartışmaya açmaktadır.

İslam geleneğinde tebliğin özü açıktır: İnsanlara, anlayacakları dilden hitap etmek. Kur’an’da peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle gönderildiği vurgulanır. Bu, dinin özünü anlaşılır kılmak içindir. Anlamadan dinlemek değil, anlayarak kavramak esastır. Bu açıdan bakıldığında, bir insanın ana dilinde dini bilgiye ulaşmasının engellenmesi, yalnızca pedagojik bir sorun değil, aynı zamanda teolojik bir çelişkidir.
Bu noktada tarihsel bir örnek özellikle önem kazanır: Medine Sözleşmesi.

Hz. Muhammed’in Medine’de farklı inanç ve kimliklere sahip topluluklarla birlikte yaşamayı düzenlemek için ortaya koyduğu bu metin, İslam siyasal düşüncesinin en erken ve en güçlü çoğulculuk örneklerinden biridir. Medine’de Müslümanlar, Yahudiler ve diğer gruplar; kendi kimlikleri, inançları ve sosyal yapılarıyla bir arada yaşamışlardır.

Medine Sözleşmesi’nin felsefesi şunu söyler:

Birlik, tek tipleştirme ile değil; farklılıkların tanınması ve korunmasıyla mümkündür.
Bu bağlamda, dil de bir kimliktir. Bir topluluğun ana dilinde konuşması, anlaması ve kendini ifade etmesi en temel insani haklardan biridir. Eğer Medine’nin çoğulcu ruhu bugün rehber alınacaksa, farklı dillerin kamusal ve dini alanda varlığı bir tehdit değil, zenginlik olarak görülmelidir.
Bugün Türkiye’nin birçok yerinde, özellikle yaşlı kuşaklar arasında Türkçe bilmeyen ya da yeterince anlamayan insanlar bulunmaktadır. Bu insanlar için vaaz, sadece bir dini görev değil; hayatı anlamlandırma aracıdır. Eğer bu bağ koparılırsa, geriye şu soru kalır:

Din, gerçekten kime anlatılıyor?

Üstelik bu tür yasaklar çoğu zaman teoride “genel” görünse de pratikte belirli bir dili hedef aldığı yönünde güçlü bir algı oluşturur. Bu da toplumsal eşitlik duygusunu zedeler. Çünkü bir dili dışlamak, o dili konuşan insanları da görünmez kılmak anlamına gelir.

Burada sorulması gereken soru basittir ama derindir:

Bir insanın Allah’ın mesajını kendi ana dilinde öğrenmesi neden sakıncalı olsun?

Eğer bu sorunun cevabı dini bir temele dayanıyorsa, bunun açıkça ortaya konması gerekir. Ancak tarihsel ve teolojik örnekler, bunun aksini göstermektedir. Eğer bu bir idari tercihse, o zaman da dinin evrensel ve kapsayıcı ruhuyla ne kadar uyumlu olduğu sorgulanmalıdır.

Mesele yalnızca Kürtçe meselesi değildir. Bu, anlama hakkı, inançla bağ kurma hakkı ve eşit yurttaşlık meselesidir. Medine’nin çoğulcu mirası bize şunu hatırlatır:

Farklılıklar bastırıldığında değil, tanındığında adalet ortaya çıkar.

Ve unutulmamalı:

Anlaşılmayan bir dilde yapılan vaaz, sadece bir ses olarak kalır; oysa din, insanın kalbine ulaşmadıkça gerçek anlamını bulamaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arslan ÖZDEMİR Arşivi