Bir platformun sivilliği ve Komünalsiz kent oligarşisi eğilimi
Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platform’u, 2020 yılında Diyarbakır Barosu, TMMOB, Tabipler Odası ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının çağrısıyla bir araya gelerek kuruldu. Platformda meslek odaları, sendikalar, dernekler ve vakıflar bulunuyor ve şehrin ‘sivil gücü’ olduğunu iddia ediyor.
Kavramları doğru kullanmak literatür ve etik açısından şarttır.
Peki, bir platformun sivilliği nasıl anlaşılır?
Bir oluşumun sivil sayılabilmesi için üç temel kriter aranır: Hukuki statü, gönüllülük, mali kaynak ve karar mekanizması.
Dernekler ve vakıflar gibi gönüllülüğe dayalı, özerk ve kar amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşları (STK’lar), özel hukuk tüzel kişiliğine sahip yapılardır. Üyelik gönüllülük esasına dayanır; kişilerin üye olması da üyelikten ayrılması da serbesttir. Bu kuruluşlar belirli toplumsal, kültürel, çevresel, insani ya da hak temelli amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterir. Güçlerini yasal üyelik zorunluluğundan değil, gönüllü katılımdan, toplumsal destekten ve sivil meşruiyetten alırlar.
Sendikalar da çalışanların ya da işverenlerin ekonomik ve sosyal haklarını korumak için kurduğu örgütlerdir ve üyelik gönüllüdür. Ancak sendikalar, derneklerden farklı olarak özel anayasal ve yasal korumaya sahip, çalışma hayatına özgü ve çıkar örgütleridir.
Meslek odaları ise kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır; yani kamusal yetkiler kullanan, anayasal statüye sahip kamu tüzel kişileridir. Mesleği yapmak için üyelik ve aidat zorunludur. Odaların gücünün kaynağı devletin yasayla devrettiği kamu otoritesi ve yaptırım gücüdür. Bu yönüyle meslek odaları klasik STK değildir. Bir avukatın baroya, bir mühendisin TMMOB’a bağlı odaya üye olmadan mesleğini icra edememesi bu yapıları, devlet hiyerarşisinin dışında olsa bile, ‘kamusal birer tekel’ yapar. Gücünü gönüllü katılımdan değil, yasanın verdiği zorunluluktan alan bir yapının ‘sivil’ olarak nitelendirilmesi, sivil toplumun en temel kriteri olan ‘gönüllülük’ ilkesine hasar verir. Evet, meslek odaları devlet dairesi değildir; ancak güçleri gönüllü katılımdan değil, anayasal statüden, zorunlu üyelikten ve kamusal yetkilerden geliyor.
Hukuki statüleri ve görevleri farklı da olsa sendikalar ve odalar geniş anlamda birer meslek örgütü olarak değerlendirilebilir.
Bir kuruluş kendine STK deyince STK olmuyor. Örneğin MÜSİAD, TÜSİAD, TSO gibi işveren örgütleri sivil toplumun bir parçası sayılabilir mi? Bir iş insanı MÜSİAD’a ya da TÜSİAD’a üye olup ayrılmakta tamamen serbesttir ve bu kuruluşlar sivildir ve STK’dır; ancak belirli faaliyetleri yürütmek isteyen bir tacir için TOBB, TSO üyeliği hukuken zorunludur. İşte bu zorunluluk, odaları sivil toplum kuruluşlarından ayıran temel noktalardan biridir.
Dolayısıyla TOBB, TSO, Baro, Tabip Odası, TMMOB gibi odalar iş ya da meslek dünyasını temsil eden çıkar gruplarıdır.
Belediyeler de sivil toplum kuruluşu değildir.
STK’larla işbirliği yapmak da, platform oluşturmak da, toplumsal konularda açıklama yapmak da meslek odalarını sivil kılmaz.
Meslek odaları sivil toplum örgütü olmadığına göre, içinde yer aldıkları platformlar da sivil değildir.
Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu saf anlamda bir sivil toplum platformu olmadığı için kendini ‘kentin sivil gücü’ olarak lanse etmesi doğru değildir çünkü sivil değil ‘karma’ bir yapıdır. Platform, sivil toplum örgütleri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını bir araya getiren karma bir yapıdır.
Sivil olmayan bir platformda yer almak, o derneğin ya da vakfın tüzüğünü ya da hukuki statüsünü değiştirmez. Ancak o dernek ya da vakfın, bu platform aracılığıyla yapılan ortak bildirilere ve eylemlere imza attığında, sivil meşruiyetini kamu kurumlarıyla (odalar/belediye) paylaşmış ve ‘özerk sivil duruş’ iddiasını zedelemiş olur. Bu tür platformlarda yer almak STK’ların bağımsızlık ve özerklik algısını zayıflatabilir. Oysa özerklik, hiçbir kurumla ilişki kurmamak değil, kendi kararını bağımsız alabilmektir.
Platformun, kentin belli kesimleri ve yerel güç ağları perspektifinden bir ‘kent oligarşisi’ olarak yorumlanması mümkündür. Ancak Platform, ‘komün’ tipi örgütlenmeye de göre midir, uyumlu mudur?
Karar gücünün dar kadrolarda toplanması, yöneticilerin sürekli aynı çevrelerden çıkması, tabanın etkisizleşmesi ve örgütsel dolaşımın sınırlı olması oligarşik üst yapının varlığının göstergeleridir.
Platformun bileşenleri ve temsil yapısı incelendiğinde, belirli mesleki, ekonomik ve belirli kesimleri yoğun biçimde temsil ettiği ileri sürülebilir. Çünkü aynı aktörler sürekli olarak ticaret odalarında, spor kulüplerinde, meslek odalarında, STK’larda, yerel platformlarda, ekonomik ağlarda yer alıyor ve bu zemin, yapı, yaşantı; ‘kentin belli kesimleri, yerel güç bloğu, kentsel hegemonya ağı ya da kent oligarşisi’ olarak tanımlamayı mümkün kılar.
Oligarşi sadece belli kesimlerin varlığı anlamına gelmez. Ancak, meslek oda yönetimlerinde ve platformda gücün ve konumun dar bir çevrede yoğunlaşması, bu çevrenin kendi kendini yeniden üretmesi, karar mekanizmalarının dar bir çevrede şekillenmesi ve süreçlerin geniş halk katılımına kapalı olması bizi oligarşi kavramına götürüyor. Yani platform, kentte etkili ekonomik, mesleki ve sivil kesimlerin oluşturduğu bir kent oligarşisi olarak yorumlanabilir. Bu elbette bir analizdir, kanıtlanmış olgu değildir.
Henri Lefebvre'in Kent Hakkı, David Harvey'in Sermaye ve Mekan eleştirilerindeki ‘kent rantı ittifakları’ kavramları ve Robert Michels’in ‘Oligarşinin Tunç Yasası’ önemlidir.
Diyarbakır özelinde bu platform; TSO, baro ve TMMOB gibi meslek odaları ve birliklerini, dernekleri (toplumsal taban) bir araya getirerek aslında kentin yönetiminde söz sahibi olmak ve karar masasında yer almak isteyen ve olan bir ‘kent konseyi‘ ya da kent oligarşisi’ işlevi görebilir. Bu kesimler koalisyonunun talepleri (imar planları, ticari alanlar, kentsel dönüşüm politikaları vb.) aslında kurumsal veya sınıfsal çıkarları barındırabilir. Ancak bu talepler ‘Sivil Toplum Platformu’ adı altında dillendirildiğinde, belli kesimlerin çıkarları "halkın ve kentin ortak demokratik talebi" gibi ambalajlanmış olur. Dikkat çekmek istediğim noktalardan biri de budur.
Platformdaki ortaklığın doğası gereği, oda bileşenleri ağır bastığı için platformun karar mekanizmaları ve söylemi, kaçınılmaz olarak kamu kurumu mantığıyla (hiyerarşi, zorunluluk, tekel) şekillenebilir. Bunu ileri sürmek için Platformun sözcülerinin kim olduğuna, yönetimlere kimlerin geldiğine, kararları kimin aldığına, finansmanın kimden geldiğine, toplantıları kimin organize ettiğine, basın açıklamalarında hangi kurumların belirleyici ve vesayeti altında olduğuna bakmak gerekir. Dolayısıyla bu platform, ‘sivil toplum’ alanını değil, ‘kent sermayesinin siyasi temsil alanı’nı oluşturur.
Peki sivil olmayan herhangi bir kuruluş, sivil bileşenlerle kendini neden sivil gibi gösterip kabul ettirmeye çalışır? Kamu kurumlarının kendini ‘sivil’ gibi göstermesi, siyasi alanda daha esnek ve ahlaki üstünlük sahibi olma stratejisinden başka bir şey olmayabilir mi? Kent yönetiminde söz sahibi olmak isteyen bu kurumlar, ‘sivil’ kimliğini bir siyasi meşruiyet aracı olarak kullanıyor olabilir mi? Meslek odaları devletin uzantısıdır. Oysa ‘sivil’ etiketi, halkın desteğini ve güvenini çekmeyi kolaylaştırabilir. Muhalif bir tavır takınmak istendiğinde ‘halkın sesi’ görünümü, ‘kurumsal çıkar’ görünümünden çok daha etkilidir. Bu durum, oligarşik gücün gizlenmesi olarak nitelenebilir.
Birçok uluslararası fon programı STK’ları önceliklendirebilir. ‘Sivil’ görünmek, sivil toplumla birlikte hareket etmek; uluslararası meşruiyet ve proje ortaklıklarını artırabilir ve böylece kaynaklara erişimi kolaylaştırabilir.
Meslek odaları ve barolar, kentteki ekonomik sermayenin önemli bir kısmını temsil eder. ‘Sivil’ söylemi, bu sermayenin aslında bir ‘kent rantı’ ya da ‘meslek tekeli’ olduğunu gizleyebilir; talepleri demokratik kılabilir. Sivil olmayan aktörlerin kendini ‘sivil’ gibi göstermesi yalnızca masum bir iletişim stratejisi olmayabilir; aynı zamanda kentteki iktidar ilişkilerini doğallaştırarak, mevcut rant dağılımını ‘demokratik talep’, ‘kaynakların kamu yararına yönetimi’ gibi gösterme sanatı olabilir.
Elbette dernekler, vakıflar ve meslek odaları ortak kamusal meselelerde işbirliği yaparak etki kapasitesini artırabilir. Nitekim Platform, kentteki farklı kurumlar arasında koordinasyon sağlayan, bilgi alışverişini mümkün kılan, acil kentsel sorunlara (deprem, altyapı, göç vb.) hızlı müdahale edilmesini sağlayan işlevsel bir yapı da olabilir; ki, bu tür çalışmalar da yapmaktadır. Bu, işlevselliği tamamen dışarıda bırakan bir oligarşi eğilimi analizi için tek taraflı ve eksik kalıyor gibi olabilir. Öyleyse sonraki yazıda Amedspor’un yönetilmesini değerlendirelim.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.