Örgütlü ve örgütsüz oligarşik statüko hapishanesi
Önceki iki yazıda; Platform’un ‘sivil’ görünümlü yapısını ve Amedspor’daki dar kadro hakimiyeti tartışmıştım. Bu yazıda, bu kurumsal ve siyasal oligarşinin maddi temeline; yani emek sömürüsüne dikkat çekeceğim.
Diyarbakır’da her gün semtlerde pazar kurulur. Mesleği, cinsiyeti, yaşı fark etmeksizin pazardan alışveriş yapan çoğu kişi aldıklarını çocukların kullandığı el arabası ile taşıtıp evinin kapısına kadar götürür. Çocuğa ücret karşılığı eşya taşıtan kişi çocuk işçi çalıştırıyordur.
Bu durum zabıtaların, polislerin, çocuk hakları savunucularının, ilgili kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının dikkatini çekmez. Çocukların tanımadıkları insanlarla, nereye gittiğini bilmeme riski onları (ve çocukların ailelerini) tedirgin etmez; etse, bu duruma itiraz edilir ve pazarlarda çocuk işçiliğinin yasaklanmasını sağlarlardı. Bu konuda belediyelerin, denetim birimlerinin ve baro gibi çocuk hakları alanında çalışan kurumların sorumluluğu da tartışılmalıdır.
Örneğin, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024, 2025 yılı meclis gündeminde çocuk işçiliğiyle mücadele maddesi yoktu. Mayıs 2026'da belediye ve sivil toplum ortaklığıyla düzenlenen Kentleri Çocuklarla Yeniden Kurma Çalıştayı sonuç bildirgesinde, bölgede çocuk işçiliğinin sistematik bir sorun olmaya devam ettiği resmi olarak kabul edildi ve çözüm çağrısı yapıldı. Çağrı yapmak sorunu çözmüyor.
Kentte her gün göz önünde yaşanan bu sömürü biçimlerinin uzun yıllardır olağanlaşmış olması, yalnızca ekonomik yoksulluğun değil, aynı zamanda temsil mekanizmalarının hangi sorunları görünür kıldığı sorusunu da gündeme getirir. İşte tam bu noktada önceki iki yazıda tartıştığım oligarşi eğilimleri öne çıkmaktadır.
Bölgemiz her yıl bölge içine ve dışına tarım, inşaat ve turizm alanlarının mevsimlik işçi kaynağıdır. Ağır iş ve yaşam koşullarında çalışan bu insanlarımız, bazen ailece birkaç ay çalışarak birkaç asgari ücreti biriktirip evlerine dönmektedir.
Diyarbakır’da çoğu işçi sigortasız ve yevmiye ile günde en az 12 saat çalışır, her işi yapmak zorundadırlar ve çalışmadıkları gün yevmiye alamazlar.
Dershaneler, etüt merkezleri ve özel okullarda çalışan öğretmenler de az paraya ve güvencesiz çalışırlar.
İlk yazıda bahsettiğim o ‘sivil ve demokratik ambalaj’, pazar yerindeki el arabalı çocuğun ya da güvencesiz öğretmenin sömürüsünü görünmez kılan en büyük örtüdür.
Bu sorunları sürekli ve merkezî biçimde güncelleştiren güçlü bir siyasal partinin ortaya çıkmadığı da görülmektedir. Kentte teşkilatı olan siyasi partilerin hiçbiri (KKP, PSK, HAK-PAR; hatta TKP) ağır emek sömürüsünü kendi muhalefet gündemlerinin merkezine koymamakta, bu sessizlikle sömürüyü fiilen meşrulaştırmaktadır.
Bu sessizlik rastlantısal değildir. İlk iki yazıda tartıştığım oligarşi eğilimi, yalnızca karar alma mekanizmalarını değil, hangi sorunların kamusal sorun olarak kabul edileceğini de belirlemektedir. Çocuk işçiliği, sigortasız çalışma ve güvencesiz emek gibi meselelerin yıllardır tali görülmesi, yalnızca ekonomik yoksulluğun değil; aynı zamanda kentsel güç ilişkilerinin hangi konuları görünür, hangilerini görünmez kıldığının da göstergesidir. Emek sömürüsünün uzun yıllardır önemsiz bir mesele olarak kalması, hatta mesele haline bile gelememesi de bu hegemonik gündem kurma kapasitesinin sonucudur.
Robert Michels’in işaret ettiği gibi, bu tür dar kadrolar denetlenemez hale geldiğinde, kendi varlığını korumayı toplumsal çözümlerin önüne koyar. İşte bu noktada devletin ihmali ile yerel oligarşinin çıkarı birleşir.
İki Duvarlı Hapishane
İşte bu nedenle bölgedeki emek sömürüsü yalnızca ekonomik bir sorun değildir; aynı zamanda siyasal temsil sorunudur. İlk iki yazıda tartıştığım kurumsal oligarşi eğilimi ile bu yazıda ele aldığım sınıfsal sessizlik aynı yapının iki farklı yüzünü oluşturmaktadır. Bu nedenle sorun yalnızca yoksulluk değil, yoksulluğu görünmez kılan temsil düzenidir.
Bu sistem, dar kadroların çıkarına işlediği ölçüde kendiliğinden değişme eğilimi göstermez. Asıl ihtiyaç, bu dar kadroları dengeleyecek örgütlü toplumsal mekanizmalardır: sendikal örgütlenme, tüketici boykotları, genel kurulların fiilen işletilmesi için kitlesel girişimler ve emek odaklı sivil denetim. Bu araçlar yalnızca bir mücadele yöntemi değil, aynı zamanda sınıf ve tüketici bilincinin oluşmasının da zeminidir.
Diyarbakır’da ve genel olarak bölgede uzun yıllardır süren emek sömürüsü, yalnızca merkezi devletin ihmal politikalarının değil, aynı zamanda yerel oligarşik yapının yeniden ürettiği bir düzenin sonucudur.
Bu hapishanenin birinci duvarını merkezi devletin güvenlik politikaları, yatırım eksikliği ve tarihsel ihmal oluştururken; ikinci duvarını ise yerel sermaye çevreleri, büyük toprak sahipleri, aşiret ilişkileri, zengin ya da zenginleştirilmiş nüfuz sahibi aileler ve kent güçlerinin yeniden ürettiği oligarşi eğilimidir. Emekçiler (ve yerel yönetimlerden çağcıl hizmet bekleyen vatandaşlar) ise merkezi politika ile yerel sömürü ilişkilerinin ördüğü bu iki duvar arasında sıkışmaktadır.
Bu iki duvar birbirini besler. Merkezi devlet ile yerel güç odakları arasındaki ilişkinin, kimi durumlarda birbirini yeniden üreten bir yönetişim pratiği oluşturduğu ileri sürülebilir. Böylece devletin ihmal politikaları ile yerel oligarşi eğilimi karşılıklı olarak birbirini güçlendirebilmektedir.
Devlet yerel sömürüyü denetlemeyerek yerel güçleri ve yereldeki güçlerini koruyor, güçlendiriyor; yerel elitler güçler ise bu sömürünün yarattığı öfkeyi sınıfsal bir bilince dönüştürmeyip sadece kimlik siyasetine kanalize ederek statükonun sürmesini sağlıyor.
Kürdlerin mücadelesi; dilini, kültürünü, tarihsel varlığını ve siyasal haklarını savunan bir kimlik ve özgürlük mücadelesidir. Sınıfsal mücadele ise emek-sermaye çelişkisi, büyük toprak mülkiyeti, güvencesiz çalışma, kadın emeğinin sömürüsü ve çocuk işçiliği gibi ekonomik ve toplumsal eşitsizliklere karşı verilen mücadeledir. Bu iki mücadele aynı değildir; ancak birbirinin alternatifi de değildir.
Buna rağmen bölgede kimlik meselesinde duyarlı davranan birçok meslek odası, sendika, STK, siyasi parti ve ekonomik aktörün; sigortasız çalışma, çocuk işçiliği, mevsimlik işçilik ve güvencesiz emek konusunda aynı süreklilikte ve kararlılıkta bir mücadele yürüttüğü söylenemez. Ulusal mücadelenin meşruiyeti elbette tartışma dışıdır. Ancak sınıfsal talepler onun gölgesinde görünmez hale geldiğinde, bundan en çok yerel sermaye çevreleri ve mevcut güç ilişkileri yararlanır.
Doğru olan, iki mücadeleyi diyalektik biçimde birlikte ele almaktır. Kimlik mücadelesi kendi içindeki sömürü ilişkilerini de sorgulayabildiği ölçüde özgürleştirici olur. Aksi halde statüko baskısına karşı mücadele edilirken, yerel sömürü düzeni yeniden üretilmiş olur.
Milliyeti ve inancı ne olursa olsun bölgenin emeği sömürülen geniş kesimleri bu iki duvar arasında asıl ezilendir. Bölgedeki büyük toprak sahipliği, güvencesiz çalışma ve emek sömürüsü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda demokratikleşmenin ve bireyleşmenin önündeki temel engellerden biridir. Buna rağmen bu konularda bölgenin büyük sermaye ve toprak sahiplerinden güçlü bir özeleştiri ya da yapısal dönüşüm çağrısı duyulmamaktadır.
Emek sömürüsü konusunda yalnızca sorunun varlığını tespit etmek yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, bu düzeni değiştirecek örgütlü toplumsal ve siyasal mücadeledir. Sömürü karşısındaki sessizlik, mevcut düzenin yeniden üretilmesine katkı sunmaktadır. Demokratik bir toplum iddiası, kimlik mücadelesi kadar sınıfsal adalet mücadelesini de görünür kılmayı gerektirir.
Etnik, inançsal mağduriyetinden dolayı Kürdlerin dünyanın en demokrat toplumu olduğuna dair bir algı var. Halbuki, uzun ve ağır dıştan gelen ve içte destekçisi bulunan uzun ve katı asimilasyon ve içte kurulu yoğun sömürü sistemi ile kentlileşmede politikasızlık ve programsızlık yüzünden Kürdler dünyanın geri kalmış toplumlarından biridir. Bakur toplumundaki geri kalmışlık izleri kabul edilmeden ilerleme sağlanamaz.
Resmi raporlara göre; Bakur, Türkiye'nin diğer bölgelerine kıyasla eğitim, sağlık, gelir dağılımı, kadın hakları ve çocuk refahı gibi temel parametrelerde belirgin biçimde geridedir. Bu gerilik, tarihsel baskının ve yerel sömürünün ortak ürünüdür. Tam da bu nedenle, mevsimlik tarım işçiliği, çocuk işçiliği, sigortasız ve yevmiye ile çalışma bölgeyle özdeşleşmiştir.
Çocuk işçiliğinin yasaklanması ve sigortalı çalışmanın etkin biçimde denetlenmesi elbette kamusal yükümlülüktür. Ancak bu düzenlemelerin kalıcı biçimde uygulanabilmesi, aşağıdan örgütlenen toplumsal talep ve sendikal baskının oluşmasına bağlıdır.
Eğer bölgede çocuk işçiliği, sigortasız çalışma ve mevsimlik emek sömürüsü yıllardır olağan karşılanıyorsa; buna karşı güçlü ve sürekli bir toplumsal muhalefet neden oluşmamaktadır? Sorulması gereken asıl soru budur. Çünkü bir kentin ve bölgenin demokratikleşmesi yalnızca seçimlerle değil, emeğin örgütlenebilmesiyle mümkündür. Emeğin örgütlenemediği yerde demokratik temsil de eksik kalacaktır.
Bölgede uyuşturucu yetiştirilmesi ve satışı ile on binlerce insanı suça sürüklemektedir. Bu sorunu giderme konusundaki sessizlik bile tedirgin edicidir.
Bakur'un çağcıllaşması mücadelesi, mevcut yasaların uygulanması için her düzeyde örgütlenecek hak ısrarları, sendikal baskı ve tüketici bilinciyle mümkündür. Yasalar ancak bu toplumsal hareketin kazanacağı başarının ardından uygulanır. Örgütlü ve örgütsüz oligarşik statüko, ancak bu iki duvara karşı mücadeleyle aşılabilir.
Kimlik baskısının yoğun olduğu bölgemizde ekonomik eşitsizliklere, gelir dağılımdaki uçuruma itiraz etmek zordur. Devletin asimilasyon politikaları, emekçilerin yerel patrona karşı değil, doğrudan merkezi iktidara karşı örgütlenmesini teşvik ediyor. Yerel patronlar tam da bu noktada devreye giriyor ve ‘biz devlete karşıyız, bu yüzden iç meseleleri konuşmayalım’ sessizliği ile kendi sömürü düzenlerini koruyorlar.
Dıştan gelen devasa ve kesintisiz baskıya karşı kenetlenmiş bir toplumda, içerideki sömürüyü; siyasi yapılar da dahil olmak üzere, örgütlü yandan örgütsüz de olsa oligarşik kenetlenmeleri eleştirmek çoğu zaman ‘bölücülük’ veya ‘biz bu halkı böldürmeyiz’ ile suçlanıyor. Oysa gerçek özgürleşme, tam da bu iki duvarı birlikte yıkma cesaretini gösterebilenlerin elindedir.
Gerçek demokrasi, yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil; iktidarın topluma dağılabilmesidir.
Sadece muktedir olanı (Ankara) değil, ‘Bakur’da muhalif olma ve hatta Bakurluların yandaşı, temsilcisi olma iddiasında olan herhangi bir kesimin içindeki muktediri’ ve ‘Ankara’da muktedir olanın Bakur’daki yandaşını gözden kaçırmayalım.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.