Yahya Öger

Yahya Öger

Kazanırken kaybettik.

Kazanırken kaybettik.

En zorlu dönemlerde bile İslami camia, yokluk ve baskı içinde üretkendi. Kültürde, sanatta, edebiyatta, ilimde ciddi bir gayret vardı. İnsana dokunmak her şeyin üstündeydi. Bir gencin elinden tutmak, banka hesaplarından, makamdan, dünyalık nimetlerden kat kat değerliydi. Sohbet halkalarında farklı simalar bir araya gelir, çeşitlilik bereket kabul edilirdi. Zeytine talim eden, yoklukta dahi bir lokmayı paylaşan çocuklar, büyük bir amaç uğruna fedakârlık yapardı. O günlerde hedef insandı, dava diye bir kavram vardı, samimiyet bir uyanıştı. Zorluk ve yokluk, camiayı eritmiyor, bilakis olgunlaştırıyordu.

‎Şimdi ise o günleri yâd ederken içim sızlıyor. Ne oldu bize? FETÖ ihanetinin camiada açtığı yaralar hâlâ kanıyor. Bu büyük travma, ruhlarda derin, uzun süreli bir kırılma yarattı. Yıllarca omuz omuza yürüyen, kardeş kabul edilen yapının yarattığı ihanet duygusu, camiada kolektif bir güvensizlik iklimi doğurdu. Psikolojik etkileri hâlâ devam ediyor. Binlerce ailede “Evladımı kime emanet edeyim?” sorusu geceleri uykuları kaçırıyor. Çocuklarını dini eğitim veren mekânlara gönderme konusunda derin bir tereddüt, hatta korku hâkim. Eskiden tıklım tıklım dolu yurtlar, dershaneler ve ilim halkaları şimdi sessizliğe büründü. O bereketli mekânlarda in cin top oynuyor. Travma, şüpheyi âdet haline getirdi; her farklı ses, her yenilikçi adım potansiyel tehlike gibi algılanır oldu. Bu psikolojik yaralar, camianın iç dinamiklerini yavaş yavaş kemiriyor.

‎Maddi planda mesafe aldık, kurumlar çoğaldı, imkânlar genişledi. Ama kazandıklarımızı sayarken kaybettiklerimizi göremiyoruz. Lüks arabalarla yarışan, kolaylığı ve hızı ana gaye kabul eden bir nesil türedi. Eskiden zeytine talim eden çocuklar büyük bir ideal uğruna sabrederken, bugün konfor ve gösteriş ön plana çıktı. Sosyal medyanın hüküm sürdüğü dijital çağda samimiyet en büyük yara aldı. Bazı fenomenler üzerinden “gündemde kalma” yarışı başladı. Yılların birikmiş tezlerini, yerleşik İslami hassasiyetleri sansasyonel üsluplarla tartışmaya açan yaklaşımlar, özellikle gençlerin zihninde koca soru işaretleri bıraktı. Dini temsil eden bir kesime atfedilen her hata, doğrudan dine mal ediliyor. Güven erozyonu o kadar derin ki, dışarıdan bakanlar “İslam bu mu?” diye sormaya başladı.

‎En büyük katılımlı yürüyüşler, mitingler bile giderek amaçtan kopuyor. Eskiden o kalabalıklar bir dava şuuru taşıyordu; bugün bir kısmı gösteri, ego tatmini ve görünürlük peşinde koşuyor. Kültür ve sanat sahası da aynı erimeyi yaşıyor. Gerçek üretim ve insana dokunan eserler yerine, beğeni, sponsor ve tıklama kaygısı hâkim. Bir gencin elinden tutmak, onu hakiki manada yetiştirmek yerine “kadro”ya katma hesabı ön plana çıkıyor. Tesettür ve dindarlık algısı bile zaman zaman tüketim çılgınlığına alet ediliyor.

‎Eskiden ilim ehli konuştuğunda ölçülü, derin ve vakarlı olurdu. Bugün ekranlarda bağırış çağırış, linç kampanyaları ve sert polemiğe dayalı performanslar revaçta. Samimiyet şova, kemiyet keyfiyete, derinlik ise yüzeyselliğe dönüştü.
‎En zorlu dönemlerde yokluk içinde koruduğumuz o samimi ruh, imkânlar arttıkça inceldi, inceldikçe kayboldu. FETÖ travması bu incelmeyi hızlandırdı. Psikolojik olarak camia, hem ihanetin acısını yaşıyor hem de kendi içinde benzer hatalara düşme korkusuyla hareket ediyor. Bu korku, meşru eleştiriyi zorlaştırıyor, şeffaflığı engelliyor, farklı düşünenleri dışlıyor. Dijital çağda samimiyet, en kıymetli sermayemizken, onu en kolay yitirdiğimiz alan haline geldi. Ekranlar ardında gizlenen yüzler, kalplere ulaşmayı zorlaştırıyor.

‎Kazanırken kaybettik. Maddi planda mesafe aldık ama manevi planda büyük yaralar açtık. Dinin evrensel çağrısı insanı ve toplumu ıslah etmektir; kurumları ele geçirmek, güç yarışına girmek, lüks ve konforu ana gaye haline getirmek değildir. Güç, insanı en zorlu imtihana tabi tutar. Bu imtihanda samimiyeti, merhameti, vakarı kaybedenler, tarih boyunca hep kaybetmiştir.

‎Elbette teknoloji çağı yaşıyoruz. Bu kadar kolaylıklar içinde insana ulaşma zorluğunu yaşıyoruz. Mesafeler kısaldı, iletişim anlık hale geldi; fakat kalplere, ruhlara nüfuz etmek her zamankinden daha güçleşti. Kolaylık bolluğu, derinliği ve samimiyeti törpülüyor. İşte tam da bu noktada, en zorlu dönemlerde koruduğumuz o fedakârlık ruhuna, o insani sıcaklığa ve samimiyete yeniden sarılmak zorundayız.Gençleri samimiyetle kucaklamak, farklı seslere kulak vermek, dijital mecralarda dahi kalbe dokunan, sahici içerikler üretmek, eleştiriye açık ve hesap verebilir bir duruş sergilemek.Bunlar lüks değil, zarurettir.

O çileli günleri bilen bilir. Zeytine talim etmiş neslin,yoklukta koruduğu samimiyetle, bolluk ve dijital kolaylıkta yitirilen ruhu kıyaslamak, kaybımızı en çıplak haliyle ortaya koyuyor. Camiamız bu imtihandan da çıkabilir. Yeter ki o eski sıcaklığı, o insani derinliği ve samimiyeti yeniden ihya etsin. Aksi takdirde “kazanırken kaybetmek”, nesiller boyu sürecek bir hasrete, bir hicrana dönüşür.Yeter ki o eski sıcaklığı, o insani derinliği ve samimiyeti yeniden ihya etsin. Aksi takdirde “kazanırken kaybetmek”, nesiller boyu sürecek bir hasrete, bir hicrana dönüşür.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi