Aziz Yağan

Aziz Yağan

İlkeler, şiddetsizlik, cezasızlık

İlkeler, şiddetsizlik, cezasızlık

Bu yazı, Kürd toplumsal iç ilişkilerinin ve siyasetinin mağduriyet, bedel, adalet, makam, barış ve devletle ilişkisini sorgulayan çok daha rahatsız edici bir öz-eleştiri olarak algılanabilir mi? Deneyeyim..

Soru şu: Biz Kürdler neden kendi acılarımız söz konusu olduğunda, adalet talebini sonuna kadar taşıyan bir toplumsal ve siyasal geleneği yeterince oluşturamadık?
Yani tartışmam ilke, tutarlılık ve hafıza üzerinedir..

Dün kabul edilen Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun 10. maddesinin ikinci paragrafında şu ifade var:

‘Bu kanun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz.’

Buradaki ‘hayırlara vesile’ cezasızlık, adaleti ertelemez, adaleti imkansız kılar. ‘Barış’ da adaletsizliğin üzerine mi inşa edilemez. Özellikle bölge orijinli aileler, her partiden milletvekilleri ve siyasetçiler, bağımsız siyasetçiler, Barolar, STK’lar, aktivistler bu ifadeye itiraz etmedi.

Mesele yasaya evet, hayır demek ya da çekimser kalmak değil; sorun, 10. maddeye karşı direnç göstermemek. Örneğin hayır oyu veren 54 Yeni Partili 54 milletvekili arasında yer alan, İlk Meclis’te Dersim milletvekilliği yapmış ve 1925 yılında Şeyh Said İsyanı'na destek verdiği gerekçesiyle İstiklal Mahkemesi tarafından idam edilen Hasan Hayri Bey'in torunu olan Kocaeli Milletvekili Prof. Dr. Mühip Kanko’nun kararında 10. maddenin etkisine dair herhangi bir açıklama yok.

Bir bütüne evet demek, o bütündeki problemli bir hükme de siyasi sorumluluk bakımından ortak olmak anlamına gelir mi?

Burada amacım kişileri ya da yaşadıkları büyük kayıpları ve acıyı yargılamak asla değil; aksine, taşıdığı ağır hafızaya hürmetle, bireysel trajedilerin siyasal kurumlar içindeki ilkesel sınavına dikkat çekmektir. Tartışmam, bireylerin acılarıyla değil, o acıların temsil ettiği ilkenin siyasal alandaki akıbetiyle ilgilidir.

Bizim adalet anlayışımız pazarlık edilebilir bir şey mi? Toplumun ve siyasetin mağduriyeti bir pazarlık potansiyeline dönüştürmesi yaygın bir durum mu?

Tahir Elçi 2015 yılında öldürüldü. Eşi Türkan Elçi davanın savunucusu oldu ve cezasızlığa karşı mücadele etti. 2023 yılında CHP’den İstanbul milletvekili oldu ve dün kabul edilen çerçeve yasaya 10. maddeye değinmeden ama başka bir ilke üzerinden sosyal medya hesabından gerekçeli evet dedi.

Türkan Elçi’nin oyunu gerekçelendirirken kullandığı cümle şuydu: ‘Şiddetsizlik, hangi gerekçeyle olursa olsun vazgeçilmez bir ilkedir.’ Bu cümle, benim burada savunduğum ilkeyle aynı yapıya sahip: cezasızlığa karşı olmak da, fail kim olursa olsun, hangi gerekçe ileri sürülürse sürülsün geçerli olan bir ilkedir. Yani aynı cümle kalıbını kuruyoruz; ‘hangi gerekçeyle olursa olsun vazgeçilmez’ ama bunu farklı ilkeler için söylüyoruz. Soru şu: bir ilkeyi ‘hangi gerekçeyle olursa olsun’ diye savunabilen bir siyasi akıl, neden aynı kesinliği cezasızlığın reddi için göstermiyor? Şiddetsizlik neden şarta bağlı değilken, cezasızlığa itiraz bir ‘toplumsal barış’ gerekçesiyle askıya alınabiliyor?

Tartışma Türkan Elçi’nin kişisel acısını ya da mücadelesini küçümsediğim anlamına gelmiyor; aksine, onun duruşuna duyulan saygı, tam da bu çelişkiyi, ilkelerin çatışmasını görünür kılmamı gerektirir.

‘Şiddetsizlik’ ilkesini mutlaklaştırıp, aynı yasanın içindeki ‘cezasızlık’ maddesine sessiz kalmak, devletin şiddetini meşrulaştıran bir zırhı meşrulaştırmak değil midir?

Şiddetsizlik, doğrudan faile yönelik bir çağrıdır ve acil, insanların ölmemesi gibi somut bir sonuç talebidir. Cezasızlıkla mücadele, sistemin yapısal işleyişine yöneliktir.

Adalet mücadelesi vermek, adaletsizliği kimin yaptığına göre değişmeyen bir ilkeye sahip olmayı gerektirir.

Rakel Dink’in tutumuna ‘birileri iyi, birileri kötü’ demek amacıyla değil, farklı bir tutum örneği olarak değineceğim. Rakel Dink’in mağduriyeti en başından sistemle bütünleşmedi; ilkeli ve tavizsiz bir tutumda devam edişin simgesi oldu. Rakel Dink’in eşi Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra yalnızca fail ya da faillerin bulunmasını ve cezalandırılmasını değil, hakikatin ve adaletin peşinden gitmesi; bunun karşılığında kendisine sunulan siyasal imkanları da reddedebilmesi bize başka bir siyasal ahlak biçimini gösteriyor.

Bizde ise mağduriyet çoğu zaman güçlü bir siyasal hafıza yaratmak yerine, zamanla bir pazarlık unsuruna dönüşebiliyor mu? Belki de böyle bir hafızamız bile yoktur. Şeyh Said’in asılması üzerine ailesinden kaç kişi milletvekili oldu? Hangisi, örneğin mezar yerini öğrenmek amacıyla milletvekili olup bu talebini özellikle sürdürdü?

Şenyaşar ailesi bize adalet talebinin seçim dönemlerine, ittifaklara, devletle kurulan ilişkilere ya da siyasi konjonktüre göre değişmemesi gerektiğini hatırlattı; ancak onlar da devam edemedi. Adalet talebi zamanla konjonktürel siyasal ittifakların içinde eridi.

O halde bugün sormamız gereken yalnızca ‘Bu yasa ne getiriyor?’ değildir. Yasanın 10. maddesindeki ifade yüzünden bu yasayı destekleyenler, yarın aynı yasanın koruduğu bir kanun yapıcı ya da görevli nedeniyle bir Kürdün ya da Türkün hakkı ihlal edildiğinde ne diyecek?

Yanıt ‘O günün şartları farklıydı’ olamayacak çünkü zaten mesele ‘hukukun üstünlüğünün şartlara göre değişmeyen bir ilke’ olmasıdır.
Kürdlerin adalet anlayışı, kendi mağduriyetinin tavizsiz bir savunucusu olmak mıdır, yoksa mağduriyeti yalnızca bir işe, bir siyasal faydaya yaradığı sürece mi savunmaktır?

Konuya tekrar geleyim: ‘Mağdur Kürd toplumunun’ ve siyasetinin adalet, devlet, iktidar ve cezasızlık karşısındaki tutarlılığı üzerine tartışmak gerekiyor.

Toplumumuzda mağduriyetle kurduğumuz ilişki neden çoğu zaman adalet talebinin kendisinden ziyade temsil, maddi çıkar, acının görülmesi, tazmin edilmesi, statünün yükseltilmesi, ‘bedel’, makam, uzlaşma ve siyasal fayda üzerinden yeniden kuruluyor?. Bunun berdel, başlık parası, süt parası, makam eldesi vs. ile arasındaki ahlaki fark nedir?

Kürd toplumsal hafızasında (özellikle aşiret ve geleneksel yapıda) adalet, çoğu zaman telafi (diyet, kan bedeli, berdel) üzerinden işler. Kan dökülür, karşılığında toprak, para, kadın veya makam verilir, taraflar 'barışır'. Bu arkaik çözüm, siyasal alana yansıdığında, devletin sunduğu milletvekilliği, bakanlık veya bölgesel yetki, bir diyet olarak algılanır. Oysa modern hukukta adalet, mağduriyetin fiyatlandırılması değil, ihlalin cezalandırılmasıdır.

Çünkü adalet talebi bir 'telafi' değil, bir 'hak' arayışıdır. Siyasal temsil, ödenmiş bedellerin 'diyeti' veya geçmiş mağduriyetlerin 'mükafatı' değildir.

Eğer bir acı, sahibine adaleti aramak yerine sisteme entegre olma hakkı tanıyorsa; orada adalet değil, mağduriyetin pazarlanabilir bir siyasi sermayeye dönüştürülmesi vardır. Hakiki adalet mücadelesi, kendisine alan açıldığında susan değil; tam da kendisine alan açıldığı an, o alanı ihlali yapan gücü sorgulamak için kullanan tutumdur.

Buradaki temel ahlaki sorun, adaletsizliğin bir ilke ihlali olmaktan çıkarılıp, 'bedeli ödenebilir bir zarar' olarak görülmeye başlanmasıdır. Mağduriyet güç ilişkileriyle, temsiliyetle geçiştirildiğinde, cezasızlık üreten sistem hiç zedelenmeden varlığını sürdürür. Bu da toplumu adalet arayan bir özne olmaktan çıkarıp, kendi mağduriyetinin diyetini talep ve kabul eden pragmatik bir yapıya sürükler.

Rakel Dink’in tutumunu bir ‘etnik karakter’ meselesi olarak değil, bir toplumsal siyasal ahlaki tutarlılık örneği olarak ele alıyorum. Rakel, eşinin öldürülmesinden sonra, öldürülmesini mümkün kılan siyasi ve hukuki düzenle hesaplaşmayı sürdürürken, kendisine sunulan siyasal imkanların cazibesine kapılmadı.

Peki bizde mağdurların adalet arayışı neden genelde bu kadar kolayca ilk fırsatta çıkar, siyasi temsil, kadro, makam veya devletle yeni bir uzlaşma ilişkisine eklemlenebiliyor?
Rakel Dink milletvekili olsaydı, kamusal olarak savunduğu cezasızlık ilkesi ile 10. maddeye verdiği destek arasında bir tutarlılık sorunu görür müydü, görseydi ne der ve ne yapardı?

Biz Kürdler adaleti gerçekten mi istiyoruz, yoksa adalet talebimizi bize verilen siyasal alan, siyasal ‘teklif’ kadar mı sürdürüyoruz?

Yapılan ‘barışmak’ mıdır, mağduriyetin karşılığını alıp ‘unutmak için susmak’ mıdır?
Gerçek demokratikleşme açısından mesele, ‘barış oldu mu?’ değil, barışın hangi adalet anlayışı üzerine kurulduğudur.

Bir toplumun adalet duygusu, yalnızca kendisinin ya da başkasının mağduriyetine sahip çıkmasıyla ölçülmez. Asıl ölçü, mağduriyet kendisine herhangi bir imkan sunduğunda da adaleti savunup savunamadığıdır. İmkan teklif edildiğinde ya da talep edildiğinde susabiliyorsak, çıkarsal uzlaşma geldiğinde geçmişi kapatabiliyorsak, güçlü ya da fail bizi yanına aldığında ya da imtiyaz tanıdığında ya da ‘bedelini’ ödediğinde dün itiraz ettiğimiz hukuksuzlukları bugün görmezden gelebiliyorsak; bizim mücadelemiz adalet mücadelesi değil, mağduriyetimizin hangi sebeple olursa olsun siyasallaştırılması, araçsallaştırılmasıdır.

Kendimiz için istediğimiz hukuku, başkası için de istemiyorsak aslında hukuk değil, güç istiyoruz.

Kayıplarımızı, acılarımızı ve özlemlerimizi herhangi bir sermayeye değil, ilkeye dönüştürelim.

Bu tartışma hangi partiden olursa olsun, 10. maddeye huzursuzluğunu ifade etmeyen, direnç göstermeyen her bir siyasetçinin ve partinin, parlemanto dışı her kurum ve bireyin ‘ilkesel duruşu’ düşünmesini rica ediyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Aziz Yağan Arşivi