Hakikati söylemek cesaret, normal olmak kahramanlık olduysa…

Günlerdir bir vaizin kürsüden apaçık bir hakikati dile getirmesi konuşuluyor. Herkes şaşkın, herkes hayranlıkla “Helal olsun!” diyor. Sosyal medyada paylaşımlar peş peşe geliyor, “Nihayet biri konuştu” nidaları yükseliyor. Oysa asıl üzerinde düşünülmesi gereken, bir vaizin hakikati söylemesi değil, hakikati söylediğinde bu kadar şaşkınlık uyandırmasıdır.

Çünkü vaizin kürsüsü hakikatin, imamın mihrabı doğruların, din görevlisinin sözü hakkın ve hakikatin şahidi olmalıdır. Hakikati dile getirmek bir cesaret gösterisi değil, bir vazifedir. Bir insanın görevini hakkıyla yapması kahramanlık olarak görülmeye başlanmışsa sorun o insanda değil, toplumun normal kabul ettiği ölçülerin bozulmasındadır.

Demek ki öyle bir noktaya gelmişiz ki hakikatin söylenmesine değil, söylenebilmesine şaşırıyoruz. Ay gibi ortada duran bir gerçeği dile getiren insanı kahraman ilan etmek, aslında ne kadar sessizleştiğimizin itirafıdır. Çünkü konuşmanın bedeli varken susmanın maliyeti yoktur. Böylece susmak akıllılık, doğruyu söylemek ise göze alınması gereken bir risk hâline gelmiştir.

Bu tablo yalnızca din görevlileriyle sınırlı değil. İşini hakkıyla yapan bir vali, halkın içinde olan bir emniyet müdürü, görevini adaletle yerine getiren bir kamu görevlisi, dürüst bir esnaf, verdiği sözü tutan bir siyasetçi, öğrencisine hakkaniyetle yaklaşan bir öğretmen hemen örnek insan ilan ediliyor. Engelli çocuğuna bakan anne kahraman anne, babasına saygı duyan evlat hayırlı evlat, yere çöp atmayan vatandaş duyarlı insan olarak alkışlanıyor.

Elbette bunların her biri kıymetlidir. Görevini hakkıyla yapan, insanlara adaletle yaklaşan, halkın derdiyle dertlenen herkesi takdir etmeliyiz. Ancak bir hâkimin kanuna göre karar vermesi, polisin vatandaşa nezaket göstermesi, esnafın müşterisini aldatmaması, belediye başkanının halka hizmet etmesi olağanüstü başarılar değil, görev ve insanlık sorumluluğunun gereğidir.

Peki, neden olması gerekenleri kahramanlık olarak görüyoruz?

Çünkü normal olanla olağanüstü olanın yeri değişmeye başladı. İyilik istisna, kötülük sıradan hâle geldikçe dürüst insanlar daha görünür, haksızlık yapanlar ise daha cesur oluyor.

Burada yalnızca ahlaki yozlaşmayı konuşmak yetmez. Hukukun üstünlüğünü, adaletin tarafsızlığını ve cezaların caydırıcılığını da konuşmak zorundayız. Haksızlık yapanın karşılığını görmediği, güçlü olanın kendisini hukukun üzerinde hissettiği, haklı olanın ise hakkını ararken yalnız kalmaktan korktuğu bir toplumda adalet duygusu zedelenir. Hukuk makamına, paraya, güce ve yakınlığa göre değişmemelidir. Çünkü adaletin olmadığı yerde iyiler susmaya, kötüler ise cesaret bulmaya başlar.

Ancak bütün sorumluluğu devlete, yargıya, yöneticilere veya başkalarına yükleyerek kendimizi temize çıkaramayız. Biz de kendimize dönüp bakmalıyız. Yakınımız yanlış yaptığında neden susuyoruz? Menfaatimize dokunmayan haksızlıkları neden görmezden geliyoruz? Başkasının kusurunu yüksek sesle eleştirirken kendi yanlışlarımızı neden savunuyoruz?

Sosyal medya ise bu çelişkinin en görünür sahnesi. Orada herkes iyi, herkes dürüst, herkes adalet ve vicdan savunucusu. Sanal âlem Asr-ı Saadet'e dönmüş sanırsınız! Herkes mazlumun yanında, herkes kötülüğe karşı, herkes hakikatin sözcüsü. Peki, gerçek hayatta neden aynı duyarlılığı göremiyoruz?

Ekran başında “Helal olsun!” demenin bedeli yok. Ama haksızlığa uğrayanın yanında durmanın, yanlış yapan bir yakınımızı uyarmanın, çıkarımıza ters düşse bile doğruyu söylemenin bir bedeli var. Yalnızlık, dışlanma, menfaat kaybı ve bazen tehdit… İşte tam da bu nedenle sanal kahramanlık ile gerçek hayattaki duruş arasındaki mesafe giderek büyüyor.

Asıl tehlike, iyileri alkışlayarak kötülüğe karşı görevimizi tamamladığımızı sanmamızdır. Bir vaizi hakikati söylediği için alkışlamak yetmez; hakikat konuşulurken yanında durabilmek gerekir. Bir valinin halkla iç içe olmasını takdir etmek güzeldir; bütün yöneticilerden bunu beklemek gerekir. Bir emniyet müdürünün görevini hakkıyla yapmasını övmek kıymetlidir; hukuka ve vatandaşa saygının istisna değil, standart olmasını istemek gerekir.

Belki de artık başkalarını alkışlamadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz, doğruyu söylemek gerektiğinde ne kadar doğru tarafta durabiliyoruz?

Bir toplumda iyiler konuştuğu için değil, konuşmak zorunda kalmadan da iyilik yaşayabildiği için güçlüdür. Hakikatin cesaret, dürüstlüğün kahramanlık, adaletin ise ayrıcalık sayılmadığı günlere ihtiyacımız var.

Çünkü bir toplumun çöküşü kötülüğün çoğalmasıyla başlar; iyilerin susmasıyla derinleşir, kötülüğün normal kabul edilmesiyle kalıcı hâle gelir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi