Yahya Öger

Yahya Öger

Kadını ailesinden koparmak özgürlük değil, yalnızlığın ideolojisidir

Kadını ailesinden koparmak özgürlük değil, yalnızlığın ideolojisidir

Kadın özgürlüğü adına bugün öyle sloganlar dolaşıma sokuluyor ki, insan bir noktadan sonra sloganın ne söylediğinden çok, neyi gizlediğini sorgulamak zorunda kalıyor.

“Kadın kimsenin karısı değildir.”

“Kadın kimsenin annesi değildir.”

“Kadın kimsenin kızı değildir.”

“Kadın kimsenin namusu değildir.”

Bu cümlelerin bazıları, kadını bir erkeğin mülkü olarak gören zihniyete karşı söylendiğinde elbette haklı bir itiraz taşır. Kadın kimsenin malı değildir. Eşinin, babasının, ağabeyinin veya başka bir erkeğin iradesine teslim edilmiş bir eşya hiç değildir. Kadının aklı, iradesi ve onuru vardır.

Fakat modern çağın en büyük yanılgılarından biri, mülkiyet ilişkisini reddetmekle aidiyet ilişkisini de reddetmeyi birbirine karıştırmaktır.

Kadının “kimsenin malı olmaması”, “kimseyle bağı olmaması” anlamına gelmez.

İşte tartışmanın düğümlendiği yer burasıdır.

Bir kadının eş olması onu köleleştirmez. Anne olması onu değersizleştirmez. Kız evlat olması kişiliğini ortadan kaldırmaz. Kardeş olması iradesini yok etmez. Aksine insan, yalnızca “ben” diyerek değil, “biz” diyebildiği ilişkiler içerisinde de kendisini gerçekleştirir.

Modern bireycilik ise zaman zaman insana şu yanılsamayı pazarlıyor: Ne kadar az bağın varsa, o kadar özgürsün.

Oysa bu, özgürlüğün değil, yalnızlığın felsefesidir.

İnsan ailesinden, dostlarından, eşinden, çocuklarından ve toplumundan tamamen koparıldığında daha özgür değil; çoğu zaman daha savunmasız hale gelir. Çünkü insan yalnızca ekonomik ihtiyaçları olan bir canlı değildir. Sevgiye, güvene, aidiyete, dayanışmaya ve anlamlı ilişkilere de ihtiyaç duyar.

Bu gerçeği kadın söz konusu olduğunda inkâr etmek, kadını özgürleştirmek değil; onun insanî tabiatını ideolojik bir kalıba sıkıştırmaktır.

Burada “namus” meselesi de bilinçli biçimde çarpıtılmamalıdır.

“Kadın kimsenin namusu değildir” denildiğinde, bununla “Kadın erkeğin bedeni veya mülkü değildir” kastediliyorsa, bu sözün haklı bir tarafı vardır.

Fakat namusu yalnızca kadının bedenine indirgemek kadar, namus kavramının kendisini bütünüyle değersizleştirmek de yanlıştır.

Namus, kadın üzerinde kurulmuş bir denetim mekanizması değildir.

Namus; kadın ve erkek için dürüstlük, sadakat, güven, ahlak ve insan onuruna riayet etmektir.

Bir erkek eşine “Sen benim namusumsun” diyerek onun hayatını denetleyemez. Fakat bir kadın da “Kimsenin namusu değilim” cümlesini, hiçbir ahlaki sorumluluğunun bulunmadığı şeklinde yorumlayamaz.

Çünkü özgürlük, sorumsuzluk değildir.

Tam tersine gerçek özgürlük, insanın kendi iradesiyle sorumluluk üstlenebilmesidir.

İslam'ın aile anlayışı da tam olarak bu denge üzerine kuruludur. İslam kadını erkeğin mülkü haline getirmez; fakat aileyi de gereksiz ve baskıcı bir kurum gibi görmez. Evlilik, bir sahiplik sözleşmesi değil; sevgi, merhamet, huzur, sadakat ve sorumluluk ilişkisidir.

Dolayısıyla kadını dövmek, aşağılamak, iradesini yok saymak veya zorla evlendirmek nasıl İslam adına savunulamazsa, kadını ailesinden koparmayı, anneliğini küçümsemeyi veya aile bağlarını gericilik olarak göstermeyi de İslam adına savunamayız.

Kadın okuyabilir.

Çalışabilir

Üretebilir.

Kendi parasını kazanabilir

Kendi kararlarını verebilir.

Şiddete karşı çıkabilir.

İstemediği bir evliliği reddedebilir.

Bütün bunlar kadının onuruyla çelişmez.

Ama aynı kadın annesini sevebilir.

Babasına sahip çıkabilir.

Kardeşinin yanında durabilir.

Eşine sadık olabilir.

Çocuğunu büyütebilir.

Ailesiyle aynı sofraya oturabilir.

Ve bütün bunları yaparken yine özgür olabilir.

Çünkü özgürlük, ilişkilerin yokluğu değil; ilişkiler içinde iradenin korunmasıdır.

Asıl sorun kadın ile erkek arasında değildir.

Asıl sorun, tahakküm ile saygı arasındadır.

Kadını “benim malım” olarak gören erkek zihniyeti ile kadına “kimseye ihtiyacın yok, bütün bağlarını kopar” diyen ideolojik yaklaşım ilk bakışta birbirinin düşmanı gibi görünür. Fakat ikisinin ortak bir zaafı vardır: Kadının insan olma hakkını bütünlüğüyle kavrayamazlar.

Biri kadını erkeğin mülkü yapar.

Diğeri kadını bağlarından kopararak yalnız bir bireye indirger.

Biri “sen benimsin” der.

Diğeri “sen kimsenin değilsin” der.

Oysa insan ne bir başkasının mülküdür ne de ilişkilerinden arındırılmış bir atomdur.

Kadın da böyledir.

Kadın kendisidir; ama aynı zamanda annedir, kız evlattır, kız kardeştir, eştir, arkadaştır ve toplumun bir ferdidir.

Bu kimlikler birbirini yok etmek zorunda değildir.

Bugün kadını özgürleştirmek istiyorsak ona iki seçenek dayatmayı bırakmalıyız: Ya aile içinde ezileceksin ya da özgür olmak için ailenden kopacaksın.

Hayır.

Üçüncü bir yol vardır.

Kadın hem özgür hem bağlı olabilir. Hem güçlü hem merhametli olabilir. Hem kendi kararlarını verebilir hem de sorumluluk taşıyabilir.

Asıl medeniyet de burada başlar.

Kadını korumak adına onun iradesini yok etmek ne ahlaktır ne din.

Kadını özgürleştirmek adına onu ailesinden, aidiyetlerinden ve insanî bağlarından koparmak da ne modernliktir ne özgürlük.

Kadın kimsenin malı değildir.

Ama sevdiği insanların hayatındaki yeri de bir “yük” değildir.

Çünkü özgürlük, bütün kapıları kapatıp tek başına kalmak değildir.

Özgürlük, kapıyı gerektiğinde açabilecek iradeye sahip olmaktır.

Ve belki de bugün kadın meselesinde en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak budur: Kadını ne birinin mülkü ne de yalnızlığın ideolojik sembolü haline getirmek.

Kadını, bütün ilişkileri ve bütün iradesiyle insan olarak görmek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi