Yahya Öger

Yahya Öger

Halife Ararken Necaşî’yi Unutmak Unvan mı, Adalet mi?

Halife Ararken Necaşî’yi Unutmak Unvan mı, Adalet mi?

İslam dünyasında yönetim tartışmaları yüzyıllardır “hilafet” kavramı etrafında döner. Son yıllarda yeniden alevlenen “hilafet gelsin” söylemi, beraberinde önemli bir soruyu getiriyor: Kur’an gerçekten belirli bir devlet modeli mi emrediyor, yoksa yönetimin ahlaki ilkelerini mi ortaya koyuyor?

Öncelikle şunu tespit etmek gerekir: Kur’an’da “cumhuriyet” kelimesi geçmediği gibi, bugünkü anlamıyla ayrıntılı bir “hilafet devleti” modeli de yer almaz. Kur’an daha çok adalet, emanet, ehliyet ve şûra gibi evrensel ilkeleri vurgular. Nisâ suresinde “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” buyrulur. Şûrâ suresinde ise “Onların işleri aralarında şûra iledir” denilir. Peygamber’e hitaben “İş konusunda onlarla istişare et” emri, vahiy alan bir peygambere bile danışmanın önemini gösterir.

Peki tarihte ne oldu? Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilk dört halifenin göreve geliş biçimleri birbirinden farklıdır. Hz. Ebû Bekir Sakîfe’deki görüşmeler ve biatla, Hz. Ömer önceki halifenin aday göstermesi ve toplumun kabulüyle, Hz. Osman altı kişilik bir şûra heyetiyle, Hz. Ali ise büyük bir siyasi kriz ortamında biatla göreve gelmiştir. Demek ki daha ilk dönemde bile tek ve değişmez bir halife seçme yöntemi yoktu. Muâviye döneminde ise Yezid’in veliaht ilan edilmesiyle hanedan ve saltanat anlayışı belirginleşti. Bu, hilafetin tarihsel süreçte bir kurum olarak evrildiğini, İslam’ın değişmez bir emri olmadığını gösterir.

İşte bu noktada Necaşî örneği çarpıcı biçimde önümüze çıkar. Mekke’de baskılar artınca Hz. Peygamber, bazı Müslümanları Habeşistan’a yönlendirdi. Oradaki hükümdar Necaşî Müslüman değildi, halife de değildi. Fakat adil bir yöneticiydi. Müslümanlar onun ülkesinde can ve mal güvenliği buldu. Bu olay bize çok açık bir ölçü sunar: Adalet, siyasi unvandan önce gelir.


Ne yazık ki tarih boyunca bu ölçü sıkça unutuldu. Hilafet adı altında nice zulümler işlendi. Emevîler döneminde Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi, Harre olayında Medine’nin yağmalanması, Mekke’nin kuşatılması… Bunlar halife unvanı taşıyan yöneticilerin işlediği vahşetlerdi. Demek ki unvan, adaleti garanti etmiyor.

Modern dünyada da manzara farklı değil. Irak ve Suriye’de sözde hilafet ilan eden yapılar, İslam adına ortaya çıktıklarını iddia ederek akıl almaz vahşetler sergiledi. Katliamlar, infazlar, köleleştirmeler… Bunların hiçbiri İslam’ın adaletiyle bağdaşmaz. Peki bu yapıların “halife” unvanı kullanması onları meşru kılar mı? Elbette hayır. Çünkü İslam, unvandan değil, adaletten ve insan onurundan yanadır.

Öte yandan cumhuriyet adı altında yönetilen bazı ülkelerde de benzer vahşetler yaşanmaktadır. Suriye’de yıllarca süren iç savaşta yüz binlerce insan öldü, milyonlarca insan yerinden edildi. Bir cumhuriyet yönetimi, kendi halkına kimyasal silah kullandı, hapishanelerde işkence yaptı. Irak’ta Saddam döneminde cumhuriyet adı altında işlenen zulümler hâlâ hafızalardadır. Mısır’da darbe sonrası yaşananlar, cumhuriyetin adının ne kadar önemsiz olduğunu gösterdi. Kuzey Kore, adında “demokratik halk cumhuriyeti” taşıyor; ama dünyanın en baskıcı rejimlerinden biri. Çin, “halk cumhuriyeti” adıyla yönetiliyor; fakat insan hakları ihlalleri uluslararası raporlara konu oluyor.

Demek ki mesele “cumhuriyet” veya “hilafet” kelimesinde değil. Mesele, iktidarın nasıl kullanıldığında. Bir yönetim, adaleti tesis ediyorsa, kul hakkını koruyorsa, ehliyeti esas alıyorsa, istişareye önem veriyorsa, hesap verebiliyorsa, o yönetim İslam’ın ilkeleriyle uyumlu olabilir. Adı ister cumhuriyet olsun, ister hilafet. Ama aynı yönetim, zulmediyorsa, haksızlık yapıyorsa, insan onurunu çiğniyorsa, adı ne olursa olsun adaletsiz bir yapıdır.

Bugün “hilafet” tartışmalarında sıkça gözden kaçan bir gerçek var: Hilafet isteyenlerin çoğu, kendi cemaatinden, mezhebinden veya siyasi görüşünden olmayan ehil birini o makama layık görebilir mi? Adalet tam da burada başlar: Makamı kendine yakın olana değil, ehil olana verebilmekte. Aksi halde hilafet, adaletin değil, iktidar tutkusunun aracı haline gelir.

Ben adaleti cumhuriyet çatısı altında arıyorum. Özgürlüğü de başıboşluk olarak değil; hukuk, ahlak, toplumsal sorumluluk ve insan onuru içerisinde değerlendiriyorum. Cumhurun eksikleri olabilir, yanlışları olabilir. Fakat çözüm, bir unvanın peşine düşmek değil; mevcut düzeni daha adil, daha özgür, daha hukuka bağlı ve daha nitelikli hale getirmektir.

Ben bir halife arayışında değilim. Dün değildim, bugün değilim, yarın da olmayacağım.

Bunu söylemek beni dinden çıkarmaz. Farklı düşünmek de hiç kimseye bir başkasını “dinsiz”, “dinden çıkmış” veya “İslam karşıtı” ilan etme hakkı vermez.

Benim aradığım bir unvan değil.

Adil bir yönetim, hukukun üstünlüğü, özgür bir toplum ve insanın hakkını koruyan bir düzen.

Necaşî’nin hikâyesi bugün de bize aynı soruyu soruyor:

Sonuç olarak, İslam’ın değişmez olanı “halife” unvanı değil; adalet, emanet, ehliyet ve şûra gibi yönetim ilkeleridir. Halifelik de cumhuriyet de tarih içinde ortaya çıkmış siyasi kurumlardır. Bir Müslüman için asıl soru “Devletin adı ne?” değil, “İktidar emanete mi dayanıyor, adalet var mı, ehliyet esas mı, hesap verebilirlik var mı?” olmalıdır. Unvandan önce adalet, iddiadan önce ehliyet, iktidardan önce insan gelir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi