Kafayı kuma gömerek toplumsal yozlaşmayla mücadele edilmez
Toplumların karşılaştığı sorunlarla mücadelede en kolay yol, çoğu zaman sorunu görmemektir. Başımızı kuma gömer, “Bizde böyle şeyler yok” deriz. Böylece hem kendi konforumuzu korur hem de mensubu olduğumuz yapının itibarını koruduğumuzu sanırız.
Oysa sorunları konuşmamak, onları yok etmez.
Bazı dinî yapıların içinde yer alan kimilerinin, toplumsal yozlaşma, bağımlılık, alkol, uyuşturucu, fuhuş ve benzeri meseleler gündeme geldiğinde gösterdiği refleks tam da budur: Başını kuma gömmek. Deve kuşu gibi, kendi sınırları içinde olup biteni görmezden gelmek.
Gerekçe hazırdır: “Bunları konuşmak doğru değil. İnsanların ayıplarını ifşa etmeyelim. Kendi içimizde muhasebe yapalım.”
Elbette bir insanın kusurunu teşhir etmek, dedikodu yapmak, iftira atmak ve özel hayatı hoyratça ortaya dökmek yanlıştır. Fakat toplumsal bir hastalığı teşhis etmek ile bir insanı teşhir etmek aynı şey değildir.
Keşke bu hasasiyeti yalnızca kendi yapımızın mensupları söz konusu olduğunda değil, bizden olmayan diğer yapıların mensuplarının dalgalandığı, eleştirildiği veya sorunlarının gündeme geldiği anlarda da aynı erdemle gösterebilsek. Çünkü ahlak, sadece “bizden olanı” korumakla sınırlı kaldığında erdem olmaktan çıkar; seçici bir refleks haline gelir.
Uyuşturucu bağımlılığını konuşmak, bağımlı bir genci teşhir etmek değildir.
Alkolün aile üzerindeki tahribatını gündeme getirmek, birinin özel hayatını pazara çıkarmak değildir.
Gençler arasındaki ahlaki ve sosyal çözülmenin sebeplerini tartışmak, “fitne çıkarmak” değildir.
Tam tersine, konuşmak bazen şifanın ilk adımıdır.
Bir hastalığı tedavi etmek için önce onun varlığını kabul etmek gerekir. “Benim çevremde böyle bir hastalık yok” diyerek teşhisten kaçmak, hastalığı yok etmez. Daha vahimi, sorunu inkâr etmek yalnızca çözümü geciktirmez; topluma sahte bir güvenlik duygusu da verir. İnsanlar tehlikenin boyutunu göremez. Dolayısıyla gençlerin korunması, ailelerin bilinçlendirilmesi, bağımlılıkla mücadele, eğitim politikaları ve sosyal tedbirler ertelenir.
Burada mesele artık “konuşalım mı, konuşmayalım mı?” olmaktan çıkar. Doğru bilgi verme ve toplumsal sorumluluk meselesine dönüşür.
Kendi yapılarının itibarını koruma kaygısıyla sorunların konuşulmasını engelleyenler şu soruyu kendilerine sormalıdır:
Biz gerçeği mi koruyoruz, yoksa konforumuzu mu?
Çünkü konforundan vazgeçmeden toplumsal sorunlarla ciddi şekilde mücadele etmek mümkün değildir.
Bazen kendi mahallenizi eleştireceksiniz.
Bazen sevdiğiniz insanları uyaracaksınız.
Bazen mensubu olduğunuz yapının eksiklerini açıkça söyleyeceksiniz.
Bazen toplumun duymak istemediği gerçekleri dile getireceksiniz.
Bunları yapmadığınızda sorun ortadan kalkmaz; yalnızca konuşulamaz hale gelir.
“Hiçbir problem yok” demek meseleyi çözseydi, bağıra bağıra söyleyelim: Hiçbir şey yok. İradeniz yok, duyarlılığınız yok, değerleriniz yok, ferasetiniz yok… Ama bu sözleri tekrar etmekle gerçek değişmez. Sokaktaki riskler, ailelerdeki çözülme, bağımlılıkların yol açtığı tahribat ve değerler alanındaki aşınma yerli yerinde durur.
Öyleyse meseleleri halının altına süpürmek yerine masanın üzerine koymak gerekir.
Bunu yaparken ölçüyü kaybetmemek şarttır. Amaç insanları rezil etmek değil; sorunu görünür kılmak, doğru bilgi üretmek, sorumluları harekete geçirmek ve çözüm yolları geliştirmektir.
Dinî yapıların topluma söyleyeceği söz yalnızca “Bizde sorun yok” olmamalıdır. Asıl söz şu olmalıdır:
“Sorun varsa göreceğiz. Varsa konuşacağız. Konuşacaksak doğruyu söyleyeceğiz. Doğruyu söyleyeceksek önce kendimizden başlayacağız. Ve çözüm için bedel ödememiz gerekiyorsa, konforumuzdan vazgeçeceğiz.”
Bazıları “Neden hep dinî grupları yazıyorsunuz?” diye sorabilir. Cevap nettir: Bu toplumun mayasında din vardır. Toplumsal huzur için adil, hakkaniyetli ve vicdan sahibi profillere ihtiyaç vardır. Kaldı ki bu toplumun malını, mülkünü ve emeğini feda ettiği yapılar yine bunlardır. Toplumdan kazandığınızın karşılığını vermenizi istemek haksızlık değildir; hesap vermektir.
Sivil toplum, toplumsal huzurun vazgeçilmez bir parçasıdır. Dinî yapılar da bu sivil alanın önemli unsurlarıdır. Ancak huzur, yalnızca varlıklarıyla değil; adil, hesap verebilir, vicdanlı ve sorunları görmezden gelmeyen duruşlarıyla sağlanır. Sivil toplum sessiz kaldığında veya kendi konforuna sığındığında, huzur da yara alır.
Çünkü toplumsal hastalıkları halının altına süpürmek temizlik değildir. Bazen gerçek temizlik, halıyı kaldırıp altındaki kiri gösterebilmektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.