Yahya Öger
Salon dolu, yurt boş, otobüs hep yolda
Gençlik artık koku alıyor. Zorunlu olmadığı sürece hiçbir vakfın, hiçbir cemaatin yurdunda kalmak istemiyor. Çünkü o yurtlarda bir süre kalanlar biliyor: “Burada kaldığın yapıya bir gün operasyon yapılmayacağına dair garanti yok.” FETÖ’ye ve diğerlerine yapılanlar, “biz farklıyız” diyenlerin de zihninin bir köşesinde duruyor. Güven, yurt kapısında bitiyor. Gençler bu kokuyu aldıkları andan itibaren, “aidiyet” adı altında sunulan her teklifi iki kez düşünmeye başlıyor. Bir zamanlar “korunaklı liman” olarak gösterilen yerler, şimdi “acaba yarın ne olur?” sorusunun gölgesinde kalıyor. Bu kaygı, fısıltı halinde dolaşsa da, kararları belirleyen en güçlü etkenlerden biri haline gelmiş durumda.
Salonlarda ise tablo tamamen farklı. Valilik onayı alınmış, kamu kaynakları seferber edilmiş, otobüsler ayarlanmış… Gençler “okulu kırmanın güzelliğini” yaşarken, sahneye çıkan siyasetçi aynı coşkuyla “gençlik teşkilatımız büyüyor!” diye duyuruyor. Alkışlar koptuğunda herkes mutlu. Ama o büyüme biraz mekâna bağlı. Salon kapanınca büyüme de bir anda “acaba nerede bu gençler?” sorusuna dönüşüyor. İktidarı yanıltan da tam olarak bu sahne: Dolu salonlar, büyüme illüzyonu yaratıyor. Mikrofonlar, projektörler ve düzenli sıralanmış sandalyeler, gerçek bir toplumsal tabanın varlığını ispatlamaya yetiyor gibi görünüyor. Oysa perdenin arkasında, otobüsün motoru hâlâ ısınmış bekliyor. Fotoğraflar çekiliyor, videolar kaydediliyor, sosyal medyada “rekor katılım” paylaşımları yapılıyor. Ertesi gün ise aynı gençlerin çoğu, kendi hayatlarının sıradan temposuna geri dönüyor.
Bir de “benim olsun” diye aile himayesine devredilen dernek ve vakıflar var. Oralara katılan gençlerin azımsanmayacak kısmı açık açık söylüyor: “Referans umuduyla girdim.” İdeoloji değil, CV’ye satır ekleme umudu. Pratik bir sadakat bu. Ama pratik sadakatin de bir ömrü var. İş umudu gerçekleşince ya da gerçekleşmeyince, o aidiyet de yavaş yavaş eriyip gidiyor. Bugün o yapılarda kalanların bir kısmı, “burada olmaktan başka çarem yoktu” diye fısıldıyor. Yarın başka bir kapı aralandığında, aynı fısıltı başka bir mekânda duyulacak. Bu durum hem gençler hem de yapılar açısından sürdürülebilir bir ilişki modeli sunmuyor. Çünkü temel motivasyon, inanç ya da aidiyet değil, pratik çıkar olunca, çıkar bitince ilişki de bitiyor.
Tirajı komik olan şu: Devletin bütün nimetlerini almış kimi yapılar, öğrenci bulamıyor. Neredeyse atanmışlara sitem ediyorlar: “Bize öğrenci bulun!”
Eskiden “gelin, biz size sahip çıkalım” diyenler, şimdi “lütfen birkaç tane öğrenci ayarlayın” diye ricada bulunuyor. Piyasa tersine dönmüş. Talep yok, arz fazla. Bir zamanlar kapılarına kuyruk olan kurumlar, şimdi koridorlarda “nerede bu gençler?” diye dolaşıyor. Bu durum hem trajik hem de bir o kadar ironik. Çünkü nimetler alınmış, imkânlar seferber edilmiş, ama karşılığında beklenen gönüllü kalabalık bir türlü oluşmamış. Yurt odaları boşalıyor, etkinlik listeleri seyrekleşiyor, yetkililer ise “neden gelmiyorlar?” sorusuna net bir cevap bulamıyor.
Kimi güçlü gruplar etkinlik yapınca çevredeki il ve ilçelerden taşımalı öğrenci getiriyor. Salon doluyor, fotoğraflar çekiliyor, “bakın ne kadar kalabalığız” deniyor. Ama o kalabalık, otobüsün kapısı kapanınca dağılıyor. Taşımalı gençlik, taşımalı coşku, taşımalı aidiyet… Sabah erken saatte toplanan öğrenciler, akşam saatlerinde aynı otobüslerle geri dönüyor. Arada geçen süre, bir “etkinlik” olarak kayıtlara geçiyor. Ertesi gün aynı senaryo başka bir ilçede tekrarlanıyor. Bu döngü, büyümeyi ispatlamaya yetiyor belki, ama kalıcı bir bağ kurmaya yetmiyor. Otobüsün camından dışarı bakan gençlerin yüzünde, bazen merak, bazen de “ne zamandır buradayız?” ifadesi okunuyor.
İktidarın o bereketli yıllarını hatırlayanlar bilir: Lüks, şatafat, ekonomik büyüme… Herkes biraz sarhoştu. Kimi cemaatler o dönemde sokakta görünür, görünür, görünürdü. Şimdi ise aynı cemaatlerin bir kısmı, “acaba bu sokaklar eskiden mi böyle sessizdi?” diye düşünüyor olmalı. Belki de o yıllardaki coşku, ekonomik büyümenin yan etkisiydi. Büyüme yavaşlayınca coşku da yavaşladı. Sokakların bugünkü sessizliği, o dönemin en net delili. Bir zamanlar her köşe başında varlık gösteren yapılar, bugün kendilerini daha temkinli, daha sessiz bir çizgide tutuyor. Bu değişim, rastlantı değil; koşulların değişmesinin doğal sonucu. Ekonomik rüzgârın yön değiştirdiği yerde, o rüzgâra yaslanarak büyüyen yapılar da savruluyor.
Sonuç ortada:
Salonlar hâlâ dolu.
Yurtlar biraz daha boş.
Otobüsler ise sürekli yolda.
Ve “bize öğrenci bulun” fısıltısı, koridorlarda yankılanmaya devam ediyor. Bu tablo, bir başarı hikâyesi gibi sunulsa da, aslında bir uyarının altını çiziyor. Yapay kalabalıklar, gerçek aidiyetin yerini tutmuyor. Otobüsle getirilen coşku, otobüsle gidiyor. Referans umuduyla kurulan bağlar, umut tükenince çözülüyor. Ve operasyon korkusuyla gölgelenen yurtlar, güven inşa edemiyor. Sayılar şişirildikçe, gerçek tablo daha da bulanıklaşıyor. Oysa gençlik, bu bulanıklığı çoktan fark etmiş durumda.
Peki ne yapılabilir?
Öncelikle otobüsü park etmek. Taşımalı kalabalıkla “büyüyoruz” demek yerine, kendi isteğiyle gelen birkaç genci dinlemek daha dürüst bir tablo çizer. Az ama samimi bir grup, yüzlerce zorunlu yolcudan daha değerli bir gösterge olabilir. Çünkü gerçek büyüme, sayıların şişirilmesiyle değil, gönüllü katılımın artmasıyla ölçülür. Otobüsü durdurmak, belki de en cesur adım olacaktır.
İkinci olarak, yurt kapısındaki “garanti yok” kaygısını ciddiye almak. Güven, operasyon korkusuyla değil, şeffaflık ve hesap verebilirlikle inşa edilir. Gençlerin zihnindeki bu kaygıyı görmezden gelmek, sorunu büyütmekten başka bir işe yaramaz. Açık kurallar, net süreçler ve tutarlı uygulamalar, o kaygıyı azaltabilir. Güven bir kez zedelendiğinde, yeniden inşa etmek yıllar alır.
Çünkü koku alan genç, zorlanmadıkça ne o yurda girer ne o salonda uzun süre kalır.
Ama samimiyet kokusu alırsa, otobüse de ihtiyaç kalmaz.
İftira Siyasetin Silahı Olursa: Minderin Dışına Atılan İnsan Değil, Ahlaktır
20 Eylül 2026 Pazar 10:16Barışın bedeli
16 Eylül 2026 Çarşamba 10:32Halife Ararken Necaşî’yi Unutmak Unvan mı, Adalet mi?
13 Eylül 2026 Pazar 13:10Peygamberi devre dışı bırakarak Kur’an’ı anlamak mümkün mü?
07 Eylül 2026 Pazartesi 13:04Biz o sınıfta mıydık?
04 Eylül 2026 Cuma 14:50Kadını ailesinden koparmak özgürlük değil, yalnızlığın ideolojisidir
30 Ağustos 2026 Pazar 11:19Kafayı kuma gömerek toplumsal yozlaşmayla mücadele edilmez
21 Ağustos 2026 Cuma 11:36Halı altına süpürülen sorunlar bir gün kapımızı çalar
15 Ağustos 2026 Cumartesi 13:43Yasa kabul edildi… Şimdi asıl sınav başlıyor
11 Ağustos 2026 Salı 15:18Biz nasıl bu hale geldik?
05 Ağustos 2026 Çarşamba 11:28
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.