Bazı hikayeler vardır…
Bazı hikayeler vardır;
ne bir kitabın ilk sayfasında başlar ne de son cümlesinde biter.
İnsan onları yaşarken fark etmez çoğu zaman.
Bir sokaktan geçerken, bir istasyon köşesinde beklerken, gecenin bir yarısı tavana dalıp giderken yavaş yavaş içine yerleşir o hikayeler.
Sonra bir gün anlar insan;
taşıdığı şey yalnızca kendi hayatı değildir.
Başka insanların kırılmışlıkları da omzuna sinmiştir.
Ben böyle bir hikaye biliyorum.
Alengirli, derin ve yorgun bir hikaye…
Çıkmaz sokakların içinde nefes nefese kalmış,
fazla susmaktan yorulmuş bir hikaye bu.
Henüz hiçbir kitaba tam anlamıyla yazılmamış,
hiçbir dudağın eksiksiz söyleyemediği bir hikaye…
Bu yüzden biraz eksik,
biraz kırık,
biraz da insan…
Gökyüzünün altında üşüyen bir çocuğun ellerinde başladı belki her şey.
Bir tabak sıcak yemek bulamayan çocukların sessiz bakışlarında büyüdü sonra.
Bir tarla kıyısında kuru ekmeğini yeşil soğana katık eden yaşlı bir adamın kaderine dönüştü.
Ve insan o zaman anladı;
hayat dediğimiz şey bazen büyük olaylardan değil,
küçük yoksunluklardan kuruluyordu.
Kalmanın gitmekten daha ağır olduğu zamanlar geçti bu hikayenin üzerinden.
İnsanların hiçbir yere varmadan yorulduğu,
yorulmadan hiçbir hakikati anlayamadığı yıllar geçti.
Kimi bir şehirden kaçtı,
kimi bir insandan,
kimi de aynaya baktığında gördüğü kendinden…
Harap olmuş evlerin duvarlarında yankılanan sesler vardı o zamanlar.
Eski radyolardan sızan cızırtılar gibi kırık ve uzak…
Bir yerden sonra insan,
Sabahattin Ali’nin o derin kırgınlığını duymaya başlıyordu kendi içinde.
Çünkü bazı insanlar ölse bile sesleri yaşamaya devam eder.
Ben nicedir dağınık cümleleri seviyorum.
Eksik bırakılmış hikayeleri…
Birbirine tam tutunamayan kelimeleri…
Çünkü hayatın kendisi de böyleydi zaten;
yarım, kırılmış ve tamamlanamamış…
Bir vakit
Beyazıt sahaflarının arasında dolaşmıştım.
Toza bulanmış kitapların arasında kaybolurken fark ettim;
insan aslında bütün ömrü boyunca kendini arıyordu.
Kimi bunu şiirlerde buluyordu,
kimi eski bir şarkıda,
kimi de hiç tanımadığı birinin gözlerinde…
Sonra anladım ki bu hikaye yalnız bana ait değil.
Hepimizin içinde biraz aynı yorgunluk vardı.
Yarım kalmış cümlelerin, gecikmiş sevinçlerin ve içe gömülmüş acıların ortak yükü…
Bir tren garında bekler gibi yaşayan insanlar gördüm.
Yan yana yürüyüp birbirine yetişemeyen insanlar…
Aynı göğe bakıp başka kederler taşıyan insanlar…
Ve herkesin içinde tamamlanamamış bir yolculuk vardı.
Ama yine de umut ediyordu insan.
Bütün kırılmışlığına rağmen yarına inanmak istiyordu.
Birlikte yürümeyi, aynı ekmeği bölmeyi, aynı yorgunluğu paylaşmayı…
Bazen alın teriyle, bazen ecel teriyle sınanıyordu hayat.
Yine de herkes kendisini sessizce anlayacak bir omuz arıyordu.
Fuzûlî’nin divanında saklı kalan o yakıcı aşk gibi biraz bu hikaye…
Sabırlı, derin ve ulaşılmaz…
Bir yandan da Nazım’ın şiirlerinin o içli çıkmazlarına benziyordu;
ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş,
dönüp dolaşıp yine kendi kalbine çıkan yollar gibi…
Ve ben bazen
İstanbul’un kalabalığında yürürken,
bazen Bağdat’ın toprak kokan düşlerini düşünürken
aynı hakikate varıyorum:
İnsan bütün ömrü boyunca,
henüz tanımadığı birine rastlamanın özlemiyle yaşıyor.
Belki de bütün hikayeler bu yüzden yarım kalıyor.
Çünkü insan,
ancak başka bir insanın kalbinde tamamlanabiliyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.