Siracettin Çekin

Siracettin Çekin

Kendimize geç kaldık

Kendimize geç kaldık

Karmaşık zamanlarımız olabiliyor. Dünyayı değiştirebileceğimizi bile bile denizlere yelken açmıyoruz. Oturup düşünmeye hiçbirimizin vakti yok; oysa her şey zaman için değil miydi? Bir yanımız ölüm, bir yanımız gökyüzü… Ne anlaşılmaz kapılar açtık kendimize. Terk edip gitmek amaç değil miydi? Bir sonbahar sabahında çayımızda tüten buhar kaç kıtayı birleştirir, kaç uzaklığı birbirine yaklaştırır? Hesabın yanılgısı olmazdı elbette; inanmak vardı cebimizde. Belki de en başa dönmenin zamanı gelmiştir. Masmavi bir ormanın altında oturup diyalektiği konuşmanın vakti hala geçmedi.

Elbette Herakleitos ve Hegel, düşüncenin o bitmek bilmeyen karmaşıklığında bizlere bir pay bıraktılar. Biz ise huzursuz olmanın verdiği angaryayı taşıyoruz. Belki yarın, belki yarın… Ne bitmez bir anmış şu hayat. Umutları tüketmenin verdiği cesaretle yakarışların, gözyaşlarının neticesini hesaba katmadık. Yıkılmış dünyaları uzaktan izlemenin verdiği statik ahlakı doğru sandık. Yanlış türettiğimiz ahlakın içinde kendimize doğru bir haz aradık. Belki de insan, en çok kendi kurduğu ahlaki duvarların arasında kayboluyordu.

Ne büyük yarınlarımız vardı. Kelebek kıpırtısı kadar hafif, dilin vurabildiği kadar ağır… Tükettik. Ne yana dönsek bir uğultu var; kimsenin sesi yüksek çıkmıyor. Suç işlemenin endişesi, suça ortak olmanın acısı var yüzlerde. Ölüm bizi kovalıyorken oturup asırlarca tartıştık. Yetmiş yılda bir her şey değişmiyor muydu? İçimizdeki bağırışlar hiç dinmedi; üzerimize uzunca bir matem kapandı, güneşimizi kararttı. Ama havlu atma sırasında değiliz. Çünkü insanın bütün yenilgilerine rağmen içinde taşıdığı küçük bir direnç vardır ve bazen bütün bir dünyanın kaderini o küçücük direnç değiştirir.

Dikotomik düşüncenin eseri olmadık mı? İyilik ve kötülük arasına kalın bir çizgi çektik; sonra benliğimizi kapış kapış topladık. Huzursuz adamların getirisi kucağımızda birikti, üzerine basarak yükseldik. Ay parçalanmış, karanlıktan gelen ses dalgalarının titreşimini ezberlemişiz. O kadar yaşadık geçmişlerde; şimdi soruyorum: Ne kadar borçluyuz bu huzursuz adamlara? Belki insanlık, rahatını bozanlara borçludur en büyük ilerlemelerini. Çünkü huzur bazen yalnızca uykuya, huzursuzluk ise düşünmeye benzer.

Pragmatik düşüncenin ufkunda olmayan yapısal dönüşler gerçekleştirdik. Geriye upuzun bir bilişsel varoluş kaldı. Sabretmenin hikayesi kalın bir kitabın ortasında kaldı. Eskimişlik damarlarımızı sardı; kendimizi engizisyon mahkemelerinde fail olarak bulduk. Oysa hiçbir mahkeme, insanın kendi vicdanında kurduğu mahkeme kadar ağır değildir. Mutlu bir son, kaçınılmaz bir gerçeklik değildi belki; ama peşimizde bir duvar vardı ve hepimiz bir gün ona toslayacağımızı biliyorduk.

Hangi topraklara iltica ettik? Ötelere uzanmanın sarhoşluğunu, dinin yasağını, kadın memesi arzusunu, dikenli tellerin ardında bıraktık. Yürüdük; çok bilinmeyene, göklere uzanma arzusu içinde derinlere indik. Değerleri doğasında yitirilmiş zihin fukaraları, öldüklerinden haberleri olmadan yaşadılar. Egzotik görünüşün aldanışına bakıp ikilemler arasında yitirildik. Neticenin hikmet derecesinde ahlakı vasfı elbette yoktu. Çünkü bazen insan, ulaştığı sonucun doğruluğuyla değil, o sonuca giderken kaybettiği şeylerle ölçülür.

Bir kayboluş hikayesi gibi dolambaçlı yollarda, sırtımızda tarihi bir yükle karanlık odaklara doğru yola çıktık. Yitirilmiş ufuklar kapkaranlıktı. Her şey değişmiş, zaman durmuş, günah aleyhimizde işlemeye başlamıştı. Michelangelo’nun Pieta’sı gibi annemizin kucağında değiliz artık; hiçbirimiz İsa da değiliz. Dünyanın bütün acısını bir annenin kucağına bırakıp kurtulamayız. Uzunca bir hikayenin, adı konmamış sıradan bir olayın, talihsiz akşamların sonundayız. Fakat yine de hikayenin bitmiş olduğuna inanmıyorum.

Ütopyası güzel olan rüyaların külliyatı omuzlarımıza ağır geldi. Durup sıradan olayları kavrama vaktimiz olmadı. Oysa hiçbirimiz kuantumu da anlamadı. Bir bahar şarkısının içinde adı geçiyor unuttuklarımızın kokusu: lale, zambak, sümbül… Divan bize Nedim’i anlatır; Nedim bize bir zamanlar kelimelerin de bir medeniyet kurabildiğini hatırlatır. Belki de kaybettiğimiz şey yalnızca geçmiş değil, geçmişin içinden bugüne taşıyabileceğimiz o incelik duygusudur.

Kayıp bir ruhun dar penceresinden geçerken öldüğümüzü anlamadık. Yolumuzu bilmezken yol çizmeye çalıştık; hiç yürüyeni olmayan yollar yaptık kendimize. Kültürden bize ait olmayanları kucağımızda biriktirdik, hem de insanların hata yapar gerçeğini unutarak. Zihnin, ruhun ve bize ait parçaların kıymetlerini toprağa ektik. Sonra toprağın neden yeşermediğine şaşırdık. Belki de insanın en büyük yanılgısı, ektiği şeyin ne olduğunu unutup başka bir hasat beklemesidir.

Şimdi geriye uzun bir yol, ağır bir tarih ve hala tükenmemiş bir umut kaldı. Belki dünyayı değiştirecek kadar güçlü değiliz; ama dünyadan bütünüyle vazgeçecek kadar da yorgun değiliz. Bir yanımız ölüm, bir yanımız gökyüzü hala. Arada, insan dediğimiz o anlaşılmaz yerde duruyoruz. Ne tamamen geçmişteyiz ne gelecekte. Bir sonbahar sabahında çayımızdan yükselen buhar gibi, birkaç kıtayı birbirine bağlayan görünmez bir çizgideyiz. Ve belki bütün mesele, bu karmaşık zamanların içinden geçerken kendimizi kaybetmeden uzaklaşabilmektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Siracettin Çekin Arşivi