İran öfkesiyle İsrail’i aklayanlar
Sayın okur, tam da burada kalemi bir an durduruyorum. Çünkü asıl vurgu şu: Mezhep kavgasıyla birbirimizi parçalarken İsrail’i ve asıl düşman olan sömürgeci ABD’yi unutuyoruz. Evet, unutuyoruz!
Ortadoğu yine kan ve ateş içinde. İsrail Lübnan’da sivil alanlara ağır saldırılar düzenliyor, Golan Tepeleri’ni fiilen genişletiyor, ABD ise askeri, siyasi ve diplomatik desteğiyle bu yıkımı besliyor. Trump’ın “İran’ı taş devrine çeviririz” tehdidi, ağır bir bombardıman altında olan kardeş İran…
ABD Savunma Bakanı’nın “İster Sünni olsun ister Şii, bizim düşmanımız İslam’dır” diyerek açıkça Ortadoğu’da bir din savaşına işaret ettiği bir dönemde, hâlâ Şii-Sünni ayrımını körükleyen kimi yazarlar ve ulema mezhep taassubçuluğu tutumunu sürdürüyor. Bu yaklaşım, akıl tutulmasından öte, Siyonizm’e dolaylı bir uşaklık anlamına geliyor.
Asıl sorun, İslam dünyasının bu tabloya verdiği tepkinin samimiyeti ve tutarlılığıdır. Dün Saddam Hüseyin’in İran-Irak Savaşı’nda kullandığı kimyasal silahlara sessiz kalan, hatta meşrulaştıranlar bugün İran’a ahlak dersi veriyor. Suriye’de Esad rejiminin yarattığı insani yıkıma “stratejik denge” diye göz yumanlar da hafızalardan silinmedi. Bu çifte standartlar, bölge siyasetinin en zehirli hastalığı haline geldi.
Ancak bu gerçek, İran’ın eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmiyor. Halep’teki yıkım, vekil güçler üzerinden yürütülen politikalar ve bölgesel müdahaleler ciddi şekilde sorgulanmalı. İran’ın hataları ve vekâlet savaşlarının insani maliyeti göz ardı edilemez. Eleştiri hakkımız var; ama bu eleştiri bizi başka bir yanılgıya sürüklememeli.
Ne yazık ki bazıları İran öfkesine kapılarak İsrail ve ABD’nin rolünü arka plana itiyor, hatta dolaylı yoldan meşrulaştırıyor. Oysa meselenin özü çok net: Ortadoğu’daki güç mücadelesi mezhep eksenli değil, çıkar ve hegemonya eksenli yürüyor. Bölge yıllardır dev silah satışlarının ve güvenlik anlaşmalarının merkezi haline getirildi. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri güvenliklerini dış güçlere bağlayınca daha da kırılganlaştı. İran üzerinden pompalanan “tehdit algısı” ise Ortadoğu’yu bir güvenlik alanından ziyade silah tüccarlarının açık laboratuvarına çevirdi.
Peki gerçek tehdit kim? Gazze’de çocukları öldüren bombaların patentini kim tutuyor? Irak’ı “demokrasi” adına harabeye çeviren, Musul ve Felluce’yi yerle bir eden kim? İran’a yönelik her nükleer tehdit senaryosunu kurgulayan istihbarat ağları kimin maaş bordrosunda? Dün Saddam’a kimyasal silah veren, bugün Esad’a rejim değişikliği için milyarlarca dolar harcayan aynı Amerika, şimdi İran’ı “istikrarsızlık kaynağı” ilan ediyor.
İran’ın Suriye’deki vekâlet savaşının bir bedeli var. Tahran’ın iç politikalarındaki baskılar da eleştirilebilir. Ama bu eleştiriyi kim yapıyor? İsrail bayrağı taşıyan bir vicdan mı, yoksa Wall Street dolarıyla beslenen bir ağız mı?
İkiyüzlülük tam da burada ortaya çıkıyor: İran Hizbullah’a destek verince “bölgeyi ateşe atıyor”, ama İsrail’in nükleer silahlarına kimse dokunmuyor. İran Husileri destekleyince “mezhep savaşı” deniyor, ama Suudi koalisyonunun Yemen’de yarattığı açlık “insani müdahale” diye sunuluyor. İran’da bir protesto “insanlık dramı” olurken, Gazze’de on binlerce Filistinlinin katli “savaşın olağan sonucu” sayılıyor.
Tarihsel vicdan muhasebesini yapmadan İran’ı mezhepçi bir refleksle mahkûm etmek, işte bu ikiyüzlülüğün ta kendisidir. Bugün İran’ı yargılayanların çoğu, dün Saddam’ın zehirli gazlarını “meşru müdafaa” diye savunuyordu. Çifte standart, samimiyetsizliğin en açık diplomasisidir.
Çözüm ise nettir: Mezhep kavgasını bir kenara bırakıp, emperyalizmin tüm maşalarını –Şii, Sünni ya da Vahhabi kisvesinde olsun– aynı mesafeyle eleştirmek. Ama bunu yaparken en büyük tehdidi asla unutmamak: Filistin’i işgal eden, Golan’ı gasp eden, Lübnan’ın egemenliğini her gün çiğneyen Siyonist işgal rejimi ve onun kesintisiz destekçisi ABD emperyalizmi.
Zamanı gelince İran eleştirilebilir. Ama bugün Siyonist İsrail’e dik durulmalıdır. ABD’nin sivil alanları dahi ağır bombalarla vurmasına ses çıkarılmalıdır. Körfez ülkeleri kardeşine saldırmak için üstünü açmak yerine kapatmak vaktidir, herkes ABD ve İsrail’e karşı yükselmeli ve onların anlayacağı dilde karşılık vermelidir.
Bu mesele mezhep meselesi değildir. Bu mesele güç, adalet ve hesaplaşma meselesidir.
Vicdan, bir tarafın zulmünü görüp ötekine kör kalmaya tahammül etmez. Adalet, teraziyi eşit tutmaktır. Ne Şii, ne Sünni, ne Arap, ne Fars! Asıl bölücü çizgi, emperyalizmin maşaları ile direniş ekseni arasındadır.
Müslümanlar olarak mezhep taassubuyla birbirimizi tüketirken, gerçek sömürgeci köşesine çekilip seyretmiyor; her gün bir kutsalımıza saldırı düzenliyor ve zenginliklerimizi sömürüyor. Uyanmak ve şu soruyu sormak zorundayız: Son 50 yılda Ortadoğu’da en çok Müslüman kanı kimin silahıyla döküldü? Cevabı bulduğunuz anda, terazinin hangi kefesinin boş olduğunu da göreceksiniz.
İran eleştirilebilir. İsrail karşısında dik durmak insani bir gerekliliktir. ABD’yi Ortadoğu’dan kovmak herkesin görevidir. Hem de aynı anda, aynı cesaretle. Aksi takdirde Ortadoğu, başkalarının savaş alanı olmaya ve bölge halkları da bu düzenin bedelini ödemeye devam edecektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.