Arslan ÖZDEMİR

Arslan ÖZDEMİR

Medine Sözleşmesi ve Mezbahaya Dönen Ortadoğu’nun Kayıp Hafızası

Medine Sözleşmesi ve Mezbahaya Dönen Ortadoğu’nun Kayıp Hafızası

“Medine’de adalet ortak yaşamı doğurdu; Ortadoğu’da iktidar ortak hafızayı yok etti.”

622 yılında Medine’de imzalanan ve tarihe Medine Sözleşmesi olarak geçen metin, yalnızca erken dönem İslam tarihinin değil, aynı zamanda siyaset sosyolojisi, hukuk tarihi ve toplumsal sözleşme kuramları açısından da son derece dikkat çekici bir belgedir. Bu sözleşme, farklı dinî, etnik ve kabilesel toplulukların—Müslümanlar, Yahudiler ve çeşitli Arap kabileleri—tek bir siyasal yapı altında, karşılıklı hak ve yükümlülükler temelinde bir arada yaşamasını düzenlemeyi amaçlamıştır. Ortak savunma, hukuk önünde eşitlik, inanç özgürlüğü ve toplumsal barış gibi ilkeler üzerine inşa edilen bu metin, gücün değil uzlaşının, tahakkümün değil rızanın esas alındığı erken bir siyasal organizasyon modeli sunmaktadır. Bu yönüyle Medine Sözleşmesi, modern anlamda bir anayasa olmasa da anayasal düşüncenin tarihsel öncüllerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Ne var ki, bugün Ortadoğu coğrafyasına bakıldığında, bu kapsayıcı ve çoğulcu ilkelerin büyük ölçüde aşındığı, kimlik temelli çatışmaların, yapısal şiddetin ve siyasal parçalanmışlığın bölgeye hâkim olduğu bir tabloyla karşılaşılmaktadır. Sözleşmenin ortaya koyduğu birlikte yaşama pratiği ile günümüz Ortadoğu’sundaki siyasal ve toplumsal gerçeklik arasındaki bu derin uçurum, tarihsel süreklilik, siyasal irade ve toplumsal sözleşme kültürü bağlamında yeniden düşünülmeyi zorunlu kılmaktadır.

Bu çelişki, basit bir “dini yozlaşma” ya da “kültürel geri kalmışlık” söylemiyle açıklanamaz. Aksine mesele, tarihsel sürekliliği kesintiye uğramış bir toplumsal sözleşme geleneği meselesidir. Ortadoğu’nun temel sorunu, medeniyet üretememesi değil; ürettiği medeniyetin siyasal ve kurumsal devamlılığının sistematik biçimde kırılmasıdır (Özdemir, 2013).

Medine Sözleşmesi, modern anlamda bir anayasa değildir; ancak modern anayasalarda aranan pek çok ilkeyi bünyesinde barındırır. En önemlisi, kimliği siyasetin merkezine değil, hukukun dışına yerleştirmiştir. Yahudiler, Müslümanlar ve kabile mensupları “öteki” olarak değil, sözleşmenin tarafları olarak tanımlanmıştır. Günümüz Ortadoğu’sunda yaşanan çatışmaların önemli bir bölümü ise tam tersine, kimliklerin siyasal mobilizasyon aracı hâline getirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu tarihsel kopuşun en somut ve çoğu zaman görmezden gelinen örneklerinden biri, Müslüman olan Kürtlerin Ortadoğu coğrafyasında, yine Müslüman halklar ve yönetimler tarafından maruz bırakıldıkları yapısal mağduriyettir. İslam’ı erken dönemlerden itibaren benimsemiş, bölgenin askerî, ilmî ve siyasal tarihinde önemli roller üstlenmiş bir halk olmalarına rağmen Kürtler, modern Ortadoğu’da çoğu zaman siyasal özne olarak değil, güvenlik problemi olarak konumlandırılmıştır. Bu durum, meselenin dinî değil, açık biçimde iktidar, merkezîleşme ve ulus-devlet mantığıyla ilgili olduğunu göstermektedir.

Medine Sözleşmesi’nde din farklılığı dahi siyasal dışlanma gerekçesi yapılmazken, günümüz Ortadoğu’sunda aynı inanca mensup halkların etnik kimlikleri nedeniyle dışlanması, sözleşme ahlakının ne ölçüde kaybedildiğini göstermektedir. Kürtlerin yaşadığı dil yasakları, siyasal temsilin kriminalize edilmesi ve kolektif kimliğin inkârı, Medine’deki “taraf olma” ilkesinin modern dönemde nasıl tersine çevrildiğinin somut göstergeleridir. Ortadoğu’da sorun farklılıkların varlığı değil, bu farklılıkların hukukla değil zorla yönetilmesidir (Özdemir, 2013).

Modern Ortadoğu’nun inşası, yerel toplumsal dinamiklerden çok, dış müdahaleler ve kolonyal akıl tarafından şekillendirilmiştir. Bu durum, Medine Sözleşmesi gibi içeriden doğan uzlaşı modellerinin tarihsel süreklilik kazanmasını engellemiştir. Ulus-devletlerin bölgeye ithal edilmesi, doğal toplumsal çoğulluğu bastırmış; mezhep, etnisite ve din, birlikte yaşamın zemini olmaktan çıkıp siyasal çatışmanın ana ekseni hâline gelmiştir (Özdemir, 2013).

Bugün Ortadoğu’nun birçok bölgesinde devlet, toplumla sözleşme yapan bir yapı olmaktan ziyade, belirli bir kimliğin ya da grubun çıkarlarını koruyan bir aygıt gibi işlemektedir. Bu durum, Medine Sözleşmesi’nin temel mantığıyla taban tabana zıttır. Çünkü Medine’de devletleşme süreci, güce değil rıza ve mutabakata dayanıyordu. Günümüzde ise rıza yerine korku, mutabakat yerine zor öne çıkmaktadır.

Ortadoğu’nun sürekli olarak “şiddet coğrafyası” şeklinde tanımlanması hem dışarıdan hem içeriden bu şiddeti meşrulaştıran bir söylem üretmektedir. Oysa Medine Sözleşmesi, bu coğrafyanın tarihsel olarak şiddet üretmeye mahkûm olmadığını açıkça göstermektedir. Şiddet, kültürel bir kader değil; siyasal tercihlerin ve yapısal bozulmaların sonucudur (Özdemir, 2013).

Bugün Ortadoğu’daki kanlı tablo, Medine Sözleşmesi’nin “ütopyacı” olduğu için değil; tam tersine, fazla gerçekçi ve fazla adil olduğu için unutulmuş olmasının sonucudur. Güç paylaşımını, hukuku ve çoğulluğu esas alan her model, otoriter yapılar için her zaman tehlikeli olmuştur.

Medine Sözleşmesi’nin günümüz Ortadoğu’sunda uygulanmıyor oluşu, tarihsel bir imkânsızlıktan değil; siyasal irade ve ahlaki yönelim eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bölgenin gerçek ihtiyacı yeni ideolojiler değil, kendi tarihsel adalet ve birlikte yaşama mirasını yeniden düşünmektir (Özdemir, 2013).

Sorulması gereken soru şudur:

Medine Sözleşmesi neden işlemedi değil;

Onu hatırlamak kimin işine gelmedi?

Kaynakça

Özdemir, Arslan. Ortadoğu Rönesansı. Sınırsız Yayınları, Ankara, 2013.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arslan ÖZDEMİR Arşivi