Delal Kaya

Delal Kaya

Bir öğretmenin yalnızlığı

Bir öğretmenin yalnızlığı

Sınıfta başlayan bir hikâye; öğretmen, veli ve çocuk dengesinin bozulduğunu gözler önüne seriyor.

Bir öğretmen aynı anda kaç duygu taşıyabilir? Bugün bu sorunun cevabını kendi içimde aradım: Öfke, kırgınlık, umutsuzluk...

Ve bütün bunlara rağmen sınıfa girip "Günaydın," diyebilmek. Çünkü biz bu noktaya bir anda gelmedik. Ne bu duygular bir günde birikti ne de yaşadığımız sorunlar bir gecede ortaya çıktı. Ama biz toplum olarak her seferinde aynı şeyi yaptık: Önce öfkelendik, sonra bir suçlu aradık ve biraz zaman geçince... Unuttuk.

Okulun koridorunda nöbetçi olduğum bir gün... Bir teneffüs, iki, üç derken sürekli top oynayan, uyarılara aldırmayan bir öğrenci... Topu arkadaşlarının kafasına vurunca topuna el koydum. Ertesi gün annesi bahçede beni görünce durdurdu: "Dün oğlumun topunu almışsınız, nasıl alırsınız? Buna hakkınız yok. Siz bizim sayemizde ekmek yiyorsunuz!"

Anlatmaya çalıştım; okulun kurallarını, yapılanın yanlış olduğunu... Ama dinlemedi. Hakaretler devam edince "Ben sizinle tartışmayacağım" deyip uzaklaştım. Ama mesele orada bitmemiş meğer. İkinci teneffüste bu kez 3-5 kişiyle okula gelmişti. Arkadaşlarım beni sınıfa alıp korumaya çalıştılar. Bana şiddet uygulamasınlar diye! Ne acı...

Ve ben o gün şunu düşündüm: Bu sadece bir tanesi. Çünkü bu yaşadığım olay daha büyük bir kırılmanın küçük parçasıydı. Peki biz neyi kaybettik? Ne zaman bir öğretmenin uyarısı, bir çocuğun iyiliği için değil de bir "hak ihlali" gibi görülmeye başlandı?

Ne zaman veliyle öğretmen aynı tarafta olmaktan çıkıp karşı karşıya geldi? Eskiden öğretmen bir şey söylediğinde veli çocuğunu dinler, sorgular, gerekirse uyarırdı.

Bugün ise çoğu zaman çocuk anlatıyor, veli inanıyor, öğretmen kendini anlatmaya çalışıyor.

Ve biz her gün biraz daha yalnızlaşıyoruz sınıfların içinde. Oysa eğitim dediğimiz şey, sadece öğretmenin omuzuna bırakılacak bir yük değildir. Bir çocuğu yetiştirmek, onu doğruyla yanlışı ayırt edebilen bir birey yapmak ancak birlikte mümkün. Ama biz ne yaptık? Sorumluluğu paylaşmak yerine birbirimize devretmeyi seçtik.

Oysa ne çok sorun var okullarda.

GÜVENLİK: Bizim dönemimizde okullarda güvenlik görevlileri yoktu ama kendimizi güvende hissederdik. Hatta güvenlik bizdik (nöbetçi öğrenci). Hem fiziksel hem de ruhsal olarak korkmuyorduk. Şimdi ise güvenliği, okulun kapısına koyacağımız bir görevliye indirgeyeceğiz. Peki bu çözüm mü? Güvenliği artırmaya çalışırken asıl güven duygusunu kaybetmeyecek miyiz? Çünkü mesele sadece kapıdaki güvenlik değil.

TEMİZLİK: Okulların çoğunda temizlik görevlisi yok. Belli dönemlerde geçici çözümler bulunuyor ama sonra yine aynı noktaya dönülüyor. Geçen gün sınıfta bir öğrencim rahatsızlandı. Karnı ağrıyordu, lavaboya yetişemedi ve sınıfa kustu. Görevliyi çağırdım, gelmedi çünkü güneşli günün keyfini bahçede çıkarıyordu. İdareye gitmek zorunda kaldım. Neyse ki geldi ama bana kızgındı; neden idareye gitmişim? Sonra ekledi: "Ben kusmuk temizleyemem, bu benim görevim değil. Zaten midem kaldırmıyor."

O an şunu düşündüm: Peki kim temizleyecek? Biz öğretmenler mi? Zaten çoğu zaman fırça elimizde sınıfı temizleyen biziz. Yani mesele sadece temizlik değil...

ALAN VE YETENEK: Okullarda çocukların kendini geliştirebileceği tek bir alan yok. Ne müzik ne resim ne de spor yapabilecekleri uygun bir ortam… Bazen akıllı tahtadan açabildiğim; merakla izleyip çalamadıkları enstrümanlar... Taklitle yaptıkları vuruşlar... Ama ne enstrüman alacak imkânları var ne de o ilgiyi geliştirecek ortamları. Çoğu için okul tek şans ama biz o şansı onlara veremiyoruz maalesef.

Sanki okul dediğimiz yer her şeyi sınıf öğretmenine bırakmış gibi. Sanki her öğretmen her çocuğun yeteneğini keşfetmek zorundaymış gibi... Oysa biliyoruz ki yetenek böyle keşfedilmez. Bunun için hem branş öğretmeni hem de alan gerekli. Ama ne yazık ki bunların hiçbiri yok.

MÜFREDAT: Daha ikinci sınıfta çocuklara neredeyse Türkçenin bütün dil bilgisi kurallarını veriyoruz. Yetmiyor; matematikte işlem, tahmin, zihinden toplama, çıkarma... Peki neden? Bu kadar küçük yaşta bu kadar yük neden? Müfredatı yetiştireceğiz diye çocuğun enerjisini, merakını, isteğini yavaş yavaş tüketiyoruz. Başarıyı öyle dar bir kalıba sokmuşuz ki resim yapan, şarkı söyleyen, koşan çocuk ancak "derslerinde iyiyse" başarılı oluyor. Oysa başarı tek bir ölçüye sığacak kadar küçük değil. Hatta öyle ki sevgiyi bile "başarılıysa" veriyoruz. Ne acı...

Ve biz hâlâ sorunu tek yerde arıyoruz. Oysa mesele; bir öğretmen, bir veli, bir çocuk meselesi değil. Mesele, hepimizin içinde olduğu bir sistem meselesi.

Ve bu sistemde herkes biraz susuyor, herkes biraz görmezden geliyor, herkes biraz sorumluluğu başkasına bırakıyor.

Ama şunu unutmamak gerekiyor: Bir çocuk yalnız büyümez. Ve bir toplum, eğitimi yalnız bırakarak geleceğini kurtaramaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Delal Kaya Arşivi