Siyaset adam harcama sanatı mı?
Siyaset, teoride demokratik toplumların en önemli araçlarından biridir. Farklı görüşleri temsil etmesi, ortak sorunlara çözüm üretmesi ve kamu yararını gözetmesi beklenir. Ancak uygulamada çoğu zaman farklı bir manzara ile karşılaşılır. İnsan, siyasetin merkezindeki değer olmaktan çıkar; yerine kullanılacak, tüketilecek ve zamanı geldiğinde gözden çıkarılacak bir unsur haline gelir. Dün omuzlarda taşınanlar bugün hain ilan edilir, yıllarca fedakârca çalışanlar ise bir anda kapının önüne konulur. Emek, sadakatin; liyakat ise çıkar ilişkilerinin gölgesinde kalır.
Bu anlayış yalnızca siyasi partilerle sınırlı değildir. Sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar ve hatta bazı sendikalar da zamanla siyasetin etkisi altına girerek asli amaçlarından uzaklaşabilmektedir. Büyük emeklerle kurulan, toplumsal fayda üretmek amacıyla yola çıkan yapılar bir süre sonra güç mücadelelerinin nesnesine dönüşmektedir. Kamu yararı için ortaya çıkan oluşumlar, siyasi ve ekonomik çıkar çevrelerinin iştahını kabartmakta; emek verilmeden sahip olunmak istenen birer ganimet gibi görülmektedir.
Yıllarca fedakârlıkla inşa edilen bir kurumun veya projenin, yönetim değişiklikleriyle birlikte itibarsızlaştırılması artık şaşırtıcı değildir. Dün mağdur olduğunu söyleyenler, güç ellerine geçtiğinde çoğu zaman aynı yöntemleri uygulamaktan geri durmamaktadır. Bu nedenle değişen yalnızca aktörler olmakta, yöntemler ise varlığını korumaktadır. İsimler değişse de zihniyet aynı kalmaktadır.
Özellikle bazı kapalı ve hiyerarşik yapılanmalarda bu süreç daha belirgin görülmektedir. İdeal ve hizmet söylemleriyle yola çıkan hareketler zamanla güç ve nüfuz mücadelesinin aracına dönüşebilmektedir. Önce kadrolaşma başlamakta, ardından farklı düşünenler çeşitli yöntemlerle dışlanmaktadır. Dedikodular, itibarsızlaştırma kampanyaları, yönetim manipülasyonları ve tüzük oyunları devreye girmektedir. Demokratik görünüm korunurken karar alma süreçleri giderek dar bir çevrenin kontrolüne bırakılmaktadır.
Daha da acı olan, benzer mağduriyetleri yaşamış insanların aynı döngünün bir parçası haline gelmesidir. Ortak hedefler uğruna bir araya gelenler, menfaat çatışmaları ortaya çıktığında birbirlerini kolaylıkla rakip veya düşman olarak görebilmektedir. Böylece asıl mücadele edilmesi gereken sorunlar gözden kaçarken, emek veren insanlar yalnızlaştırılmakta ve sistemin dışına itilmektedir.
Bu tablo yalnızca bireylere zarar vermemektedir. Kurumlar zayıflamakta, gönüllülük ruhu aşınmakta ve toplumsal güven giderek erimektedir. Liyakat yerine sadakatin ödüllendirildiği, eleştirel düşüncenin cezalandırıldığı yapılarda yenilikçilik gelişemez. Nitelikli insanlar uzaklaşır, yerlerini sorgulamayan ve yalnızca mevcut düzeni sürdürmeye çalışan kişiler alır. Sonuçta kaybeden yalnızca bireyler değil, toplumun tamamı olur.
Bugün siyasetin ve ona bağlı yapıların en büyük sınavı budur. İnsanları harcamak üzerine kurulu bir anlayış sürdürülebilir değildir. Emek hırsızlığına, kurumsal çökmelere, tüzüklerle kurulan küçük saltanatlara ve kamu yararının önüne geçen grup menfaatlerine karşı güçlü bir duruş sergilenmelidir.
Çözüm ise kişilerde değil, ilkelerde aranmalıdır. Şeffaflık, hesap verebilirlik, güçlü denetim mekanizmaları, katılımcı yönetim anlayışı ve gerçek anlamda demokratik işleyiş bir tercih değil zorunluluktur. Her kurum ve her yönetici kendisine şu soruyu dürüstçe sormalıdır: Yaptıklarımız gerçekten toplumun yararına mı hizmet ediyor, yoksa belirli kişi ve grupların çıkarlarına mı?
Artık emek veren insanların değersizleştirildiği, dürüst çalışanların küstürüldüğü bir düzenin normal kabul edilmemesi gerekiyor. Bu ülkenin en büyük sermayesi doğal kaynakları değil; bilgi, emek, liyakat ve vicdan sahibi insanlarıdır. Onları siyasi hesaplara, çıkar ağlarına ve iç çekişmelere kurban etmek geleceği tüketmektir.
Dün mağdur olanların bugün aynı yanlışları tekrarlamamasıyla bu kısır döngü kırılabilir. Siyaset, insan harcayan değil insanı yaşatan bir anlayışa evrilmelidir. Emek korunduğu, liyakat esas alındığı ve kamu yararı her türlü çıkarın üzerinde tutulduğu ölçüde toplumsal güven yeniden inşa edilebilir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni kamplaşmalar değil; emeği yücelten, hesap verebilen ve toplumun ortak faydasını önceleyen güçlü kurumlardır. Çünkü siyasetin, sivil toplumun, sendikaların ve tüm toplumsal teşebbüslerin başarısı, kimin kazandığıyla değil; toplumun ne kazandığıyla ölçülmelidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.