Doğayı korumak sadece solcuların görevi mi?

Türkiye'de çevre, doğa ve hayvan hakları söz konusu olduğunda İslami camianın önemli bir bölümünün sergilediği suskunluk, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir meseledir. Bir HES yapılır, vadinin dengesi bozulur; bir maden şirketi gelir, dağın içi oyulur; bir orman kesilir, su kaynakları tehdit altına girer. Bütün bunların karşısında, toplumsal meselelerde söz söyleme iddiasındaki yapılardan güçlü ve sürekli bir ses duyulmaz. İnsan ister istemez soruyor: Doğayı korumak sadece solcuların görevi mi?

İşin en çarpıcı tarafı, İslam'ın çevre konusunda söyleyecek sözünün aslında fazlasıyla olmasıdır. Diyanet'in kendi yayınlarında çevrenin Allah'ın insana emaneti olduğu, hava, su ve toprağın yalnızca insanın değil bütün canlıların ortak yaşam alanı olduğu açıkça ifade edilmektedir. Hayvan hakları konusunda da durum farklı değildir. Hz. Peygamber'in hayvanlara merhamet konusundaki hadisleri esas alınarak hayvanların yaşama ve korunma haklarına dikkat çekilmektedir. İslam tarihinde hayvanların korunması için vakıflar kurulduğunu, eziyetin önlenmesi için idari tedbirler alındığını biliyoruz. Yani mesele İslam'ın çevre konusunda bir şey söyleyip söylememesi değil; mesele, söylenen değerleri toplumsal hayata ne kadar taşıdığımızdır.

İslami camianın önemli bir bölümünde toplumsal sorunlara yaklaşım çoğu zaman "ahlaki birey" üzerinden kurulmaktadır: İçki içme, kumar oynama, faizden uzak dur, aileyi koru. Bunların tamamı elbette önemlidir. Fakat insanın yaşadığı çevrenin zehirlenmesi de bir ahlak meselesidir. Bir çocuğun temiz havaya erişememesi de bir ahlak meselesidir. Bir köyün suyunun kirlenmesi de bir kul hakkı meselesidir. Bir derenin kurutulması da emanete ihanet meselesidir. Bir ormanın yok edilmesi de gelecek nesillerin hakkına müdahaledir. O halde neden çevre meselesi çoğu zaman İslami söylemin merkezine girmemektedir?

Belki de en büyük handikabımız burada yatmaktadır. Türkiye'de çevre mücadelesi uzun yıllar sol, sosyalist, seküler veya liberal çevrelerin sahip çıktığı bir alan olarak algılanmıştır. Bunun sonucunda muhafazakâr ve İslami kesimlerin bir bölümü çevre meselesine mesafeli durmuştur. Oysa bu son derece yanlış bir psikolojik kabulleniştir. Bir HES'e karşı çıkmak solcu olmak değildir. Bir ormanın kesilmesine itiraz etmek Marksist olmak değildir. Bir madenin su kaynaklarını tehdit edip etmediğini sormak sekülerleşmek değildir. Hayvana eziyete karşı çıkmak Batılılaşmak değildir. Çünkü doğayı korumak bir ideoloji değil, bir sorumluluktur.

Asıl can alıcı nokta ise şudur: Mevcut dönemde "bizden olan" iktidarın attığı yanlış adımlara karşı çıkmak neden bu kadar zor gelmektedir? Hani "yanlışlık yapan Ömer dahi olsa karşısına çıkın" denilmektedir. Ömer'in kendisi bile olsa... Peki bugün aynı söz neden sadece muhaliflere, "ötekilere karşı hatırlanmaktadır? Vandalizm yaparak, yıkarak, yakarak karşı duruşu elbette hiç kimse tasvip etmez. Ama bir toplantıda, bir siyasi konuşmada, bir basın açıklamasında, bir metin yayımlamada bile mi yokuz? Bir HES, bir maden ruhsatı, bir orman tahribatı gündeme geldiğinde İslami STK'ların, cemaatlerin, vakıfların, kanaat önderlerinin güçlü ve sürekli sesi neden bu kadar cılız kalmaktadır?

Siyasi aidiyet psikolojisi her şeyi yutmaktadır. Kendi mahallemizin meseleleriyle ilgileniyoruz, kendi partimizin açıklamasını paylaşıyoruz, kendi cemaatimizin etkinliğine katılıyoruz. Ama mahallenin dışındaki ortak sorunlar, hele de "bizimkiler" tarafından yapıldığında aynı refleksi göstermiyoruz. Oysa çevre meselesi mahalle tanımaz. Kirlenen su sağcıya da solcuya da gider. Havanın kirliliği muhafazakâra da sekülere de nefes aldırmaz. Yok edilen ormanın bedelini yalnızca bir siyasi görüşün çocukları ödemez. Ekolojik tahribatın ideolojisi yoktur; mağduru vardır.

O halde biraz kendimize dönüp sormamız gerekmektedir: Siz "emanet" diyorsunuz, "kul hakkı" diyorsunuz, "merhamet" diyorsunuz, "gelecek nesiller" diyorsunuz, "yeryüzünü imar etmek" diyorsunuz. Peki yeryüzünün kendisi tahrip edilirken neden bu kadar sessizsiniz? Neden bir maden ocağı gündeme geldiğinde ilk akla gelenler arasında İslami STK'lar yok? Neden bir HES tartışmasında güçlü bir İslami çevre hareketi göremiyoruz? Neden hayvan hakları konusunda sokakta çoğunlukla seküler çevreleri görüyoruz? Ve en önemlisi: "Bizden olanın yanlışını görmezden gelmek, emanete ihaneti meşrulaştırmak mıdır?

Belki de artık şu ezberi bozmanın zamanı gelmiştir: Doğayı korumak solcuların görevi değildir. Doğayı korumak insan olmanın, Müslüman olmanın ve emanete sahip çıkmanın gereğidir. Çünkü yeryüzü bize miras bırakılmış bir mülk değil; bizden sonraki nesillerden ödünç alınmış bir emanettir. Ve emanetin sahibi biz değiliz. Sadece emanetçiyiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi