Türkiye’nin iki fotoğrafı: Hangi ihtimali seçiyoruz?
Bir ülkenin geleceğini yalnızca yaşanan olaylar belirlemez. Asıl belirleyici olan, toplumun o olaylar karşısında hangi refleksi gösterdiği ve hangi zihniyeti tercih ettiğidir.
Son bir ayda Türkiye’nin önüne iki farklı fotoğraf düştü.
Biri Zonguldak Alaplı’dan, diğeri Diyarbakır’dan…
İki olayın konusu farklı. İnsanları farklı. Coğrafyaları farklı. Ama aslında ikisi de bize aynı soruyu soruyor:
Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz?
İlk fotoğraf Alaplı’dan geliyor.
Silopi’den Zonguldak Alaplı’ya ekmek parası kazanmak için gelen mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırı , insanların Kürt kimlikleri, dilleri, memleketleri ya da etnik aidiyetleri nedeniyle hedef alındığı, bu davranışın adı tartışmasız biçimde ayrımcılık ve ırkçılıktır. Çünkü insanın kimliği, doğduğu yer veya konuştuğu dil, ona yöneltilecek şiddetin gerekçesi olamaz.
Fakat burada daha büyük bir sorun var. Bir toplumda insanlar birbirlerini yalnızca insan olarak görmekten çıkıp önce kimliğine, memleketine, etnik kökenine göre değerlendirmeye başlıyorsa, sorun artık tek tek olayların sınırlarını aşmış demektir.
Siyasetin dili toplumdan bağımsız değildir.
Yıllarca Kürtleri ağırlıklı olarak bir güvenlik sorunu, bir tehdit veya bir “beka” meselesi üzerinden tanımlayan dil; zamanla siyaset kürsülerinden çıkıp gündelik hayatın içine sızabiliyor. Yukarıdan üretilen ötekileştirme, aşağıda önyargıya; önyargı ayrımcılığa; ayrımcılık ise kimi zaman şiddete dönüşebilir.
Bu nedenle toplumda ortaya çıkan her ırkçı refleksi yalnızca birkaç kişinin davranışı olarak görmek de kolaycı bir yaklaşım olur.
Elbette bütün Türkleri, bütün Kürtleri veya herhangi bir topluluğu birkaç kişinin davranışı üzerinden değerlendiremeyiz.
Ama siyasal dilin toplumsal davranışlar üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz.
İkinci fotoğraf ise Diyarbakır’dan geliyor. Yozgat’tan gelen bir yurttaşın biçerdöveri yanıyor.
Biçerdöver yalnızca bir makine değildir. Bir çiftçinin geçim aracıdır. Emeğidir. Borcudur. Ailesinin sofrasıdır. Geleceğidir.
Ve Diyarbakır’ın köylüleri, çevre köylerle birlikte aralarında para topluyor.
Yaklaşık 800 bin lira.
Üstelik yardım ettikleri insan Yozgatlı. Kimse “Sen nerelisin?” diye sormuyor.
“Bizden misin?” diye bakmıyor.
Kimliği üzerinden bir hesap yapmıyor.
Adamın başına bir felaket gelmiş.
O kadar.
Ve insanlar onun zararını kendi zararları gibi görüyor.
İşte bana göre Türkiye’nin gerçek fotoğrafı burada. Çünkü kriz anlarında, insanın gerçek karakteri ortaya çıkar.
Diyarbakır’daki köylülerin yaptığı yalnızca maddi bir yardım değildir. Aynı zamanda yıllardır siyasetin ürettiği kimlik duvarlarına verilmiş sessiz ama son derece güçlü bir cevaptır.
“Sen Yozgatlısın, ben Diyarbakırlıyım; ama senin başına gelen benim de meselem.”
Bundan daha güçlü bir kardeşlik cümlesi olabilir mi?
İşte Türkiye’nin önünde duran iki ihtimal tam burada ortaya çıkıyor.
Birinci olayda insanlar birbirlerini kimlikleri üzerinden değerlendiriyor.
“Sen Kürtsün.”
“Sen Türksün.”
“Sen doğudan geldin.”
“Sen bizdensin.”
“Sen değilsin.”
Kimlikler bir süre sonra insanları tanımlamak için değil, birbirlerine karşı kullanmak için birer silaha dönüşüyor.
İkinci ihtimalde ise kimlikler ortadan kalkmıyor; fakat insanlığın önüne geçemiyor.
Diyarbakır’da Yozgatlı bir insanın yardımına koşan köylüler kendi kimliklerini terk etmiş değiller.
Tam tersine, kendi kimlikleriyle birlikte başka bir kimliğe de saygı göstermeyi başarıyorlar.
İşte eşit aidiyet dediğimiz şey tam olarak budur.
Bir insanın bu ülkenin yurttaşı olabilmesi için kimliğinden vazgeçmesi gerekmemelidir.
Kürt, Kürt olarak; Türk, Türk olarak; Arap, Arap olarak; başka bir kimliğe sahip olan da kendi kimliğiyle bu ülkeye ait olabilmelidir. Ama hiç kimsenin kimliği, diğerinin üzerinde bir üstünlük veya diğerine karşı bir tehdit olarak kullanılmamalıdır.
Burada iktidarların ve siyasal aktörlerin sorumluluğu da büyüktür.
Çünkü siyaset yalnızca yasa çıkarmaz; aynı zamanda toplumun birbirine nasıl bakacağını da etkiler.
Yıllarca kullanılan güvenlikçi ve kutuplaştırıcı dil, toplumun bir bölümünü sürekli “öteki” olarak gösterdiğinde, bunun toplumsal hafızada iz bırakması kaçınılmazdır.
Fakat bunun karşısında başka bir Türkiye de vardır. Diyarbakır’daki o 800 bin lira, işte o Türkiye’nin sembolüdür.
Bence asıl görülmesi gereken de budur.
Çünkü Türkiye’yi yalnızca siyasetçilerin konuşmalarına bakarak anlamaya çalışırsak, toplumun önemli bir bölümünü kaçırırız.
Pazar yerlerinde, tarlalarda, köylerde, fabrikalarda, cenazelerde, düğünlerde ve kriz anlarında insanlar birbirlerine çoğu zaman siyasetin söylediğinden çok daha farklı davranıyor.
Bu nedenle Türkiye toplumunun tamamını düşmanlık üzerinden tarif etmek büyük bir haksızlık olur.
Bu ülkenin içinde hâlâ güçlü bir dayanışma damarının bulunduğunu Diyarbakır’daki o 800 bin liralık yardım gösteriyor.
O halde mesele yalnızca “Kürtler Türklere ne yapıyor?” ya da “Türkler Kürtlere ne yapıyor?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
İnsanların birbirini kimliği üzerinden yargıladığı bir toplum mu?
Yoksa kimliği ne olursa olsun, zor zamanında birbirinin elinden tutan bir toplum mu?
Alaplı’daki olayın bütün yönleriyle aydınlatılması ve eğer etnik ayrımcılık varsa sorumlularının hukuk önünde hesap vermesi gerekir. Çünkü cezasız kalan ayrımcılık, yalnızca mağduru yaralamaz; toplumun tamamının hukuk duygusunu zehirler.
Ama aynı zamanda Diyarbakır’da ortaya çıkan dayanışmayı da yalnızca güzel bir haber olarak görüp geçmemeliyiz. Çünkü o 800 bin lira, Türkiye’nin başka türlü de mümkün olduğunu gösteriyor.
Bir tarafta kimlikleri birbirine karşı silaha dönüştüren siyaset var.
Diğer tarafta kimlikleri aşarak insanı merkeze alan toplum var.
Bir tarafta korku ve önyargı.
Diğer tarafta vicdan ve dayanışma.
Bir tarafta “sen bizden değilsin” anlayışı.
Diğer tarafta “senin başına gelen benim de meselem” diyebilen bir yurttaşlık duygusu.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlar üretmek değil. İhtiyacımız, birbirimizi yeniden insan olarak görebilmektir.
Çünkü toplumsal barış yalnızca Meclis’te çıkarılacak yasalarla kurulmaz. Yasalar elbette gereklidir; ama barışın gerçek zemini, insanların gündelik hayatlarında birbirlerine nasıl davrandıklarıdır.
Belki de bugün Türkiye’nin önündeki en büyük mesele tam da budur:
Alaplı’daki önyargının mı, Diyarbakır’daki dayanışmanın mı geleceğimiz olacağına karar vermek.
Benim tercihim açık:
Türkiye’nin geleceğini korkunun değil, Diyarbakır’daki o 800 bin liralık dayanışmanın belirlediği bir ülke.
Çünkü bu ülkeyi gerçekten bir arada tutacak olan şey, hepimizin aynı olması değil;
farklılıklarımızla birlikte birbirimizin hayatına sahip çıkabilmemizdir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.