2 Temmuz: Sadece bir katliam değil, 1993’ün karanlık tablosu
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşananlar, bana göre sadece öfkeli bir kalabalığın kontrolden çıkması değildir. O gün yaşananları anlamak için 1993 yılının tamamına bakmak gerekir.
Çünkü 1993, Türkiye’nin en karanlık yıllarından biridir.
Ocak ayında Uğur Mumcu bombalı suikastla öldürüldü.
Şubat ayında Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, hâlâ tartışılan bir uçak kazasında yaşamını yitirdi.
Mayıs ayında Bingöl-Elazığ yolunda silahsız 33 asker öldürüldü ve toplum bir kez daha derin bir çatışma ortamına sürüklendi.
2 Temmuz’da Sivas Madımak Oteli yakıldı.
Bundan sadece üç gün sonra Başbağlar’da siviller katledildi.
Bu kadar kritik olayın altı ay gibi kısa bir zaman dilimine sığması, doğal olarak şu soruyu akıllara getiriyor:
Türkiye’de gerçekten sadece birbirinden bağımsız olaylar mı yaşanıyordu, yoksa ülkeyi daha büyük bir çatışma iklimine sürükleyen görünmeyen bir mekanizma mı işliyordu?
Ben bu sorunun hâlâ tam anlamıyla cevaplanamadığını düşünüyorum.
Sivas’a gelirsek…
O gün Madımak Oteli saatler boyunca kuşatma altında kaldı.
İçeride bulunan insanlar defalarca yardım istedi.
Dönemin Başbakan Yardımcısı ile görüşmeler yapıldı.
İçişleri Bakanlığına ulaşıldı.
Sivas Valisi ile sürekli temas kuruldu.
Yani devlet, içeride insanların mahsur kaldığını biliyordu.
Buna rağmen saatler boyunca etkili bir müdahale gerçekleştirilemedi.
Sonuçta 33 aydın ve sanatçı, 2 otel çalışanı ile birlikte toplam 35 kişi yaşamını yitirdi; ayrıca olaylar sırasında saldırgan taraftan 2 kişi de öldü.
İşte benim asıl sorguladığım nokta burasıdır.
Saatlerce süren bir kuşatma…
Devletin en üst makamlarına ulaşan yardım çağrıları…
Buna rağmen önlenemeyen bir katliam…
Bütün bunlar bana, olayın sadece birkaç fanatik insanın kontrolsüz öfkesiyle açıklanamayacağını düşündürüyor.
Evet, saldırıyı gerçekleştiren kalabalığın içinde dini sloganlar atan insanlar vardı. Bunun inkâr edilecek bir tarafı yoktur.
Ancak ben onların bu tablonun tamamı olduğuna da inanmıyorum.
Benim kanaatim, dini duygular istismar edilerek öfkeli kalabalıklar harekete geçirildi; fakat devletin bazı kurumlarının gösterdiği ağır ihmal, pasiflik ya da bugün bile tartışılan olası derin yapıların etkisi olmadan böyle bir facianın bu boyuta ulaşması mümkün değildi.
Belki bu görüşüme katılmayanlar olacaktır.
Ama üzerinden otuz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen cevap bekleyen sorular hâlâ ortadadır.
Neden saatlerce müdahale edilmedi?
Neden devlet vatandaşını koruyamadı?
Neden bu kadar kritik olay aynı yıl peş peşe yaşandı?
Bu sorular cevaplanmadan, Sivas yalnızca geçmişte kalmış bir katliam olarak değil, Türkiye’nin hâlâ yüzleşemediği büyük bir demokrasi ve hukuk sınavı olarak yaşamaya devam edecektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.