Tarih bazen bir kanun maddesinde başlar
Bazı yasalar vardır; Resmî Gazete’nin sayfalarında yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Bazıları ise insanların hafızasında yıllar sonra yürürlüğe girer. Çünkü onların gerçek gücü, maddelerinde değil, bir ülkenin yönünü değiştirebilme ihtimalinde saklıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” tam da böyle bir eşikte duruyor.
Bu metne yalnızca hukuk tekniğiyle bakmak, bir tohumun sadece kabuğunu görmek gibidir. Oysa bazı tohumlar, toprağa düştükleri gün değil, yıllar sonra ormana dönüşür.
Elbette bu teklif Kürt meselesini tek başına çözmeyecek. Kırk yılı aşan acıları bir gecede unutturmayacak.
Demokrasiye ilişkin bütün eksikleri tamamlamayacak. Zaten hiçbir toplum, onlarca yılın yükünü tek bir kanunla omuzlarından atamaz.
Ama tarihin dönüm noktalarını belirleyen şey, bütün sorunların aynı anda çözülmesi değildir. Asıl belirleyici olan, çözüm iradesinin ilk kez hukukun diliyle ifade edilmesidir.
İşte bu teklifin asıl anlamı burada yatıyor.
İlk kez devlet, silahlı çatışmanın sona ermesinin hukuki sonuçlarını düzenlemeye çalışan bir çerçeve oluşturuyor. Bu belki nihai bir barış değildir; ama barışın konuşulabileceği zeminin hukuken kurulmaya başlanmasıdır. Bazen bir toplum için en büyük değişim, büyük cümlelerle değil, küçük ama geri dönülmesi zor adımlarla başlar.
Biz bunu aslında çok iyi biliriz.
Anadolu’nun birçok yerinde yıllarca süren kan davalarının nasıl sona erdiğini hatırlayalım. Barış masasına oturulduğunda ilk konuşulan şey, geçmişte kimin haklı olduğu değildir. Önce silahların susması istenir.
Çünkü yeni bir ölüm, eski bütün umutları yeniden toprağa gömer.
Ölümler durunca insanlar birbirlerinin yüzüne yeniden bakmaya başlar. Çocuklar aynı sokakta büyür. Aynı düğünde halay çekilir. Aynı taziyede omuz omuza durulur. Güven, hiçbir zaman bir imzanın atıldığı gün doğmaz; birlikte geçirilen yılların içinde yavaş yavaş filizlenir.
Toplumların barışı da bundan farklı değildir.
Dünyanın hangi ülkesine bakarsanız bakın, uzun çatışmaların ardından kurulan kalıcı barışların hiçbiri bütün taleplerin aynı anda karşılanmasıyla başlamamıştır. Önce silahlar susmuştur. Ardından siyaset konuşmaya başlamıştır. Sonra hukuk genişlemiş, demokrasi derinleşmiş, toplum nefes almaya başlamıştır.
Çünkü barış, mükemmel bir son değil; uzun bir yolculuğun başlangıcıdır.
Bu nedenle bugün asıl tartışmamız gereken soru, bu teklifin bütün sorunları çözüp çözmediği değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye, onlarca yıl süren çatışma döneminden hukuk içinde yeni bir siyasal iklime geçmeye gerçekten karar veriyor mu?
Eğer bu irade kalıcı olursa, bundan sonra demokratik siyasetin alanını genişletmek, yerel demokrasiyi daha sağlam temeller üzerine kurma mekanizmaları oluşturmak da bu yürüyüşün doğal durakları olacaktır.
Çünkü barış, yalnızca silahların susması değildir.
Barış, insanların birbirinden korkmadan yaşayabilmesidir.
Fikirlerin suç sayılmadığı bir ülke kurabilmektir.
Farklı kimliklerin birbirini tehdit değil zenginlik olarak görebildiği ortak bir gelecek inşa edebilmektir.
Belki yıllar sonra bu kanun, bütün sorunları çözdüğü için değil; Türkiye’nin çatışmanın diliyle konuştuğu bir dönemden, hukukun ve siyasetin diliyle konuşmaya yöneldiği ilk eşiği temsil ettiği için hatırlanacaktır.
Ve
Unutulmamalıdır ki tarih, kusursuz metinleri değil; toplumların yönünü değiştiren cesur başlangıçları hatırlar.
Ve yine
Barış, bir kanunun son maddesinde yazmaz; insanlar o kanunun ruhuna inanmaya başladığında başlar
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.