Narin’in ardından: Amed’in vicdanında hakikat ve adalet arayışı
Narin Güran’ın katledilmesinin üzerinden iki yıla yaklaşırken, onun ardından yaşanan acı hâlâ yüreğimizde tazeliğini koruyor. Bir çocuğun yaşamının yarım bırakılması yalnızca Güran ailesinin değil, Amed’in ve toplumun vicdanında da derin bir yara açmıştır.
Narin, 21 Ağustos 2024 tarihinde katledildi. Cansız bedeni 19 gün sonra, 8 Eylül 2024 tarihinde Eğertutmaz Deresi yatağında bulundu. Aradan geçen zaman Narin’i unutturmadı. Aksine, onun ölümüyle birlikte ortaya çıkan soruların ve hakikat arayışının önemini daha da büyüttü.
Geçtiğimiz hafta Narin’in ölüm yıl dönümüydü. Mezarı başında mevlit okutuldu. Ancak bu buluşmanın insanın yüreğinde derin bir hüzün bırakan bir yanı da vardı. Narin’in annesi ve abisinin mezarı başındaki mevlitte bulunamadığı görüldü. Edindiğim bilgiye göre annesi ve abisi Erzincan’da cezaevinde bulunuyor.

Bir annenin evladının mezarı başında bulunamaması, bir abinin kardeşinin mezarına giderek yasını yaşayamaması insanın vicdanında ağır bir adaletsizlik duygusu oluşturuyor. Elbette devam eden hukuki süreçler hakkında peşin hüküm vermek doğru değildir. Ancak bir annenin ve kardeşin böylesine ağır bir acının yaşandığı günde Narin’in mezarı başında olamaması, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bu acının bir başka ağır tarafı da Narin’in babası Arif Güran’ın yaşadıklarıdır.
Arif Güran’ın acısı büyük. Bir baba olarak kızını kendi elleriyle toprağa vermenin ağırlığını taşıyor. Bir evladını kaybetmenin tarifsiz acısının yanında, ailesinin diğer bireyleriyle ilgili yaşanan süreçlerin yükünü de omuzlarında taşıyor. Eşinin ve oğlunun cezaevinde bulunması, bir babanın ve ailenin yaşadığı acıyı daha da ağırlaştırıyor.
Bir insanın aynı anda evladının mezarına bakması, eşinden ve oğlundan ayrı kalmanın yükünü taşıması kolay değildir. Bu acıyı dışarıdan bütünüyle anlamak mümkün olmayabilir. Ancak insanlık adına yapılabilecek en temel şey, böyle bir acının karşısında sessiz kalmamak ve acı çeken insanların duygularına saygı göstermektir.
Arif Güran ile defalarca konuşma fırsatım oldu. Her konuşmamızda bir babanın evlat acısına ve dinmeyen hasretine tanıklık ettim. Zaman geçse de bazı yaraların kapanmadığını, insanın yaşamını o yarayla birlikte sürdürmek zorunda kaldığını gördüm.
Arif Güran’ın ve Baran Güran’ın canlı yayında dile getirdikleri sözleri de büyük bir üzüntüyle dinledim. O sözlerin arkasında yalnızca bir açıklama değil, evladını kaybetmiş bir babanın ve kardeşini kaybetmiş bir abinin derin acısı vardı.
Tam da burada kendimize sormamız gereken temel bir soru var:
Bir çocuğun ölümünün ardından toplum olarak nasıl davranmalıyız?
Benim cevabım açıktır:
Önce insanlığımızı korumalıyız.
Acının olduğu yerde önyargı değil vicdan konuşmalıdır. Yas tutan bir ailenin karşısında nefret değil insanlık durmalıdır. Hakikatin aranması gereken yerde peşin hükümler değil, adalet duygusu belirleyici olmalıdır.
Amed halkı acıyı bilen bir halktır. Bu topraklarda insanlar yalnızca kendi yarasına değil, başkasının yarasına da sahip çıkmayı bilmiştir. Bu nedenle Narin’in ardından sergilenmesi gereken tavır insanları birbirine karşı konumlandırmak değil, hakikatin ortaya çıkması için vicdanla hareket etmektir.
Narin’in adı herhangi bir siyasi hesabın, toplumsal kamplaşmanın veya ötekileştirmenin aracı hâline getirilmemelidir. Onun hatırasına gösterilebilecek en büyük saygı, ölümünün bütün yönleriyle aydınlatılmasını istemektir.
Ben hakikatin ortaya çıkmasını istiyorum.
Ben adaletin yerini bulmasını istiyorum.
Ben Güran ailesinin yaşadığı acının görülmesini ve anlaşılmasını istiyorum.
Bunu söylemek herhangi bir tarafı peşinen haklı veya haksız ilan etmek değildir. Tam tersine, gerçek adaletin bütün soruların sorulması ve bütün gerçeklerin ortaya çıkarılmasıyla mümkün olduğuna inanmaktır.
Adalet yalnızca suçlamakla kurulmaz. Adalet; delillerin, tanıklıkların ve bütün gerçeklerin hiçbir ayrım gözetmeden ortaya çıkarılmasıyla güçlenir. Karanlıkta kalan her soru toplumun vicdanında yeni bir yara bırakır.
Fakat adalet yalnızca Narin’in ölümünün aydınlatılması da değildir. Adalet, geride kalanların acısına ve yasına saygı gösterilmesini de gerektirir. Bir annenin evladının mezarı başında bulunamaması, bir kardeşin kardeşinin mezarına giderek yasını yaşayamaması ve bir babanın kızını toprağa verdikten sonra ailesinin diğer bireylerinden ayrı kalması, insanın vicdanında cevap bekleyen sorular bırakır.
Bu sorulara öfkeyle veya peşin hükümlerle değil; hukuk, vicdan ve hakikat temelinde cevap aranmalıdır.
Bugün Narin’in mezarı başında duran ailesinin acısını düşünmek zorundayız. Bir mezar taşının karşısında insanın sözü azalır. Çünkü orada bir çocuğun yarım kalan hayatı vardır.
Ve o mezarın başında kimin bulunduğu kadar, kimin bulunamadığı da insanın yüreğinde bir soru bırakabilir. Fakat bu sorulara cevap ararken kimseyi peşinen suçlamak yerine, olayların bütün yönleriyle anlaşılmasına ve hakikatin ortaya çıkmasına odaklanmalıyız.
Çünkü acının büyüklüğü insanları birbirine düşmanlaştırmanın değil, birbirini anlamanın gerekçesi olmalıdır.
Narin’in ölüm yıl dönümü yalnızca takvimde bir tarih değildir. Aynı zamanda toplumun kendi vicdanıyla yüzleştiği bir gündür.
Kendimize sormalıyız:
Acının karşısında nasıl duruyoruz?
Yas tutan bir ailenin duygusunu anlayabiliyor muyuz?
Hakikat ile önyargıyı birbirinden ayırabiliyor muyuz?
Adalet isterken insanlığımızı koruyabiliyor muyuz?
Ben Ömer Torlak olarak bu soruların karşısında vicdanın, hakikatin ve adaletin tarafında duruyorum.
Narin’in ölümünün bütün yönleriyle aydınlatılmasını, gerçeklerin ortaya çıkarılmasını ve adaletin gecikmeden yerini bulmasını istiyorum.
Amed’in tarihsel hafızası bize önemli bir sorumluluk yüklüyor. Bu kent, acının ne demek olduğunu bilen bir kenttir. Bu nedenle Amed’e yakışan, acıyı çoğaltmak değil, yaraya merhem olmaktır.

Amed’e yakışan, ötekileştirmek değil, insanı anlamaktır.
Amed’e yakışan, susmak değil, hakikatin yanında durmaktır.
Amed’e yakışan, adalet talebini insanlık duygusuyla birlikte taşımaktır.
Narin’in hayatı geri getirilemez. Hiçbir söz ve hiçbir karar ailesine kaybettikleri evlatlarını geri veremez. Fakat hakikatin ortaya çıkarılması ve adaletin sağlanması, geride kalanların yüreğindeki yaraya bir nebze olsun nefes aldırabilir.
Bu nedenle Narin’in ardından susmamalıyız. Fakat konuşurken de birbirimizi düşmanlaştırmamalı, acıyı yeni acıların kaynağına dönüştürmemeliyiz.
Çünkü hakikat, öfkenin değil, vicdanın dilinde güçlenir.
Narin Güran’ı ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyorum. Onun kısa yaşamının yarım bırakılmasının acısını yüreğimde taşıyorum. Babası Arif Güran’ın, abisi Baran Güran’ın ve bütün Güran ailesinin yaşadığı büyük acıyı yürekten paylaşıyorum.
Amed halkının Narin’i unutmaması, onun hatırasına ve Güran ailesinin yaşadığı acıya sahip çıkması tarihsel bir görevdir.
Bu sahiplenme, herhangi bir kişiyi peşinen aklamak veya suçlamak anlamına gelmez. Asıl sahiplenme; Narin’in hatırasını yaşatmak, ailesinin yasına saygı göstermek ve hakikatin ortaya çıkması için adalet talebini yükseltmektir.
Dilerim hakikat bütün yönleriyle ortaya çıkar.
Dilerim adalet yerini bulur.
Dilerim Narin’in adı yalnızca acıyla değil, hakikat ve adalet arayışıyla anılır.
Hakikat susturulmamalıdır.
Adalet ertelenmemelidir.
Bir çocuğun acısı unutulmamalıdır.
Amed’in vicdanı susmamalıdır.
Amed halkının Narin’i ve Güran ailesini unutmaması, onların acısına sahip çıkması tarihsel bir görevdir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.