Hakaret özgürlük değildir, toplumsal barışın düşmanıdır
Son yıllarda Türkiye'de dinî değerlere, etnik kimliklere, mezheplere ve farklı inançlara yönelik hakaret içeren söylemler adeta salgın hâline geldi. Sosyal medya platformlarında başlayan provokasyonlar, hızla sokaklara, toplu taşıma araçlarına, sahillere, üniversite kampüslerine ve mezuniyet törenlerine sıçrıyor. Farklı düşünmek demokrasinin zenginliğidir; ancak farklı olana tahammül edememek, hakareti ve aşağılamayı "ifade özgürlüğü" kisvesi altında meşrulaştırmak, toplumsal huzuru dinamitleyen ciddi bir tehdittir. Bu tahammülsüzlük, en küçük bir farklılığı bile kavgaya, gerilime ve kutuplaşmaya dönüştürüyor.
Özellikle dikkat çeken bir nokta ise, eline mikrofon alan kimi stand-upçıların seyirci kasması ve gündemde kalma yolunun maalesef dinî inançları tahkirden geçer hâle gelmesidir. Bu tür provokasyonlar, “Pölüler oldu” dedirten bir noktaya ulaşmıştır. Kime göre Türkiye'de gündemde kalmanın yolu, iktidara veya muhalefete hakaret etmek, dindarları tiye almak ya da bilinen kişileri hedef almak olmuştur. Bu yaklaşım, mizahı ve eleştiriyi aşarak sistematik bir hakaret ve nefret söylemi aracı hâline gelmiştir.
Demokratik hukuk devletinde ifade özgürlüğü vazgeçilmez bir haktır. Eleştiri, hiciv ve mizah, toplumun kendini yenileme mekanizmalarındandır. Hiçbir inanç, ideoloji ya da değer eleştiriden muaf tutulamaz. Ancak eleştiri ile kaba hakaret, nefret söylemi ve kin tahriki arasındaki çizgi net biçimde çizilmelidir. Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) veya diğer Peygamberlere, kutsal kitaplara, ibadetlere ve dinî sembollere yönelik aşağılayıcı ifadeler; aynı şekilde herhangi bir etnik kökeni, mezhebi veya yaşam tarzını hedef alan küçük düşürücü saldırılar, düşünce açıklamasının çok ötesine geçerek toplumsal barışı hedef almaktadır. Öte yandan, bir kişinin inancı, kökeni, mezhebi veya kimliği nedeniyle sistematik biçimde aşağılanması da aynı derecede kabul edilemez. Sonuç her iki durumda da aynıdır: Kırılan güven, derinleşen öfke ve zayıflayan birlikte yaşama iradesi.
Hukukun uygulanmasındaki algı sorunu ise bu yangına körükle gitmektedir. Kamuoyunda benzer olaylarda kimi zaman hızlı ve kararlı müdahale edilirken, kimi zaman "ifade özgürlüğü" gerekçesiyle farklı standartlar uygulandığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmaktadır. Bu algı, doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak, adalet duygusunu zedelemekte ve çifte standart tartışmalarını derinleştirmektedir. Oysa hukuk devletinin temel ilkesi açıktır: Kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun; hakaret, nefret söylemi, kin ve düşmanlığa tahrik ile bireyin onuruna veya yaşam hakkına yönelik her türlü saldırı hukuk önünde eşit şekilde değerlendirilmelidir. Ne ifade özgürlüğü adına kutsal değerlere sistematik hakaret meşrulaştırılmalı ne de kutsal değerler gerekçe gösterilerek şiddete, linçe veya hukukun askıya alınmasına izin verilmelidir.
Siyasetin bu konudaki rolü de son derece önemlidir. Ne yazık ki hem iktidar hem de muhalefet cephesinde provokatif olaylar çoğu zaman ilkesel zeminde değil, siyasî fayda ekseninde değerlendirilmektedir. Bir tarafın sessiz kaldığı olaya diğer taraf sert tepki verirken, roller değiştiğinde tutumlar da değişebilmektedir. Bu yaklaşım, toplumsal sorunları çözmek yerine onları siyasetin malzemesi hâline getirmektedir. Oysa toplumun beklentisi nettir: Hangi kesimden gelirse gelsin, dinî değerlere, etnik kimliklere, mezheplere veya farklı yaşam tarzlarına yönelik aşağılamalar aynı kararlılıkla ve ortak bir vicdanla kınanmalıdır. İlkeler kişilere ve siyasi tercihlere göre değişmemelidir. Tutarlılık, toplumsal güvenin temel şartıdır.
Bugün toplu taşıma araçlarında, sahillerde, üniversite kampüslerinde ve mezuniyet törenlerinde birbirine tahammül edemeyen grupların karşı karşıya geldiğine üzülerek şahit oluyoruz. En küçük bir farklılık bile kimi zaman hakaretin, kimi zaman fiziksel gerilimin nedeni hâline gelebiliyor. Bu tablo sıradan bir toplumsal gerginlik değil; birlikte yaşama kültürümüz açısından hepimize verilmiş ciddi bir uyarıdır.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle hukuk sistemi, kasıtlı hakaret ile meşru eleştiriyi açık, öngörülebilir ve tarafsız ölçütlerle ayırmalıdır. Yargı, uygulamalarında tutarlılığı esas almalı; "ifade özgürlüğü" kavramı, toplumu bilinçli şekilde tahrik eden söylemlerin arkasına sığınılacak bir kalkan hâline getirilmemelidir.
Siyasi partiler ve kanaat önderleri, kısa vadeli siyasî kazanç uğruna toplumsal fay hatlarını harekete geçirmek yerine, gerilimi düşüren ve sorumluluk duygusunu öne çıkaran bir dil benimsemelidir. Provokasyonlara prim vermemek ve kutuplaşmayı değil diyaloğu teşvik etmek, demokratik olgunluğun gereğidir.
Medya kuruluşları ve dijital platformlar, dinî, etnik ve mezhepsel nefret söylemlerine karşı daha duyarlı davranmalı; provokatif içerikleri yaygınlaştırmak yerine sağduyuyu, karşılıklı saygıyı ve birlikte yaşama kültürünü güçlendiren yayın anlayışını benimsemelidir.
Eğitim kurumlarında ise farklı inançlara, kültürlere ve kimliklere saygı bilincini geliştiren çalışmalar yaygınlaştırılmalıdır. Bir arada yaşama kültürü yalnızca kanunlarla değil; ailede, okulda ve toplumun her alanında verilecek ortak bilinçle güçlenebilir.
Türkiye, yüzyıllardır farklı dinlerin, mezheplerin, etnik kökenlerin ve kültürlerin birlikte yaşadığı köklü bir medeniyetin mirasçısıdır. Bu mirası korumanın yolu, birbirimizi aynı düşünmeye zorlamak değil; farklılıklarımızı ortak zenginliğimiz olarak görebilmektir. Hakareti değil saygıyı, ötekileştirmeyi değil diyaloğu, kutuplaşmayı değil hukukun üstünlüğünü esas almak zorundayız.
Unutulmamalıdır ki ifade özgürlüğü, başkasının onurunu hiçe sayan sınırsız bir alan değildir. Aynı şekilde hiçbir kutsal değer de hukukun dışına çıkmanın gerekçesi olamaz. Toplumsal barışın temeli; eşit uygulanan adalet, karşılıklı saygı ve hukukun üstünlüğüdür.
Hakareti normalleştirir, provokasyonları ideolojik veya siyasî gerekçelerle mazur görürsek, kaybeden yalnızca bir kesim değil, toplumun tamamı olacaktır. Gerçek özgürlük; başkasının inancına, kimliğine, düşüncesine ve onuruna saygı gösterebildiğimiz ölçüde anlam kazanır. Huzurlu bir Türkiye, öfkenin değil sağduyunun; hakaretin değil saygının; kutuplaşmanın değil hukukun üstünlüğünün üzerinde yükselecektir. Bu sorumluluk yalnızca devletin ya da siyaset kurumunun değil, medya dâhil toplumun her kesiminin ve her bir vatandaşın ortak sorumluluğudur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.