Yüz binlerce eğitimli kadro, sınırlı dijital etki: Türkiye'nin din eğitimi kapasitesi neden sosyal medyada görünmüyor?
Türkiye'nin din eğitimi ve din hizmetleri altyapısı, dünyanın sayılı kurumsal yapılarından biridir. Yaklaşık 143 bin personeli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı, kamu yönetiminin en büyük teşkilatlarından biridir.
Buna, 100'ü aşkın ilahiyat ve İslami ilimler fakültesinde görev yapan 5 bini aşkın akademisyen, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki binlerce imam hatip ortaokulu ve Anadolu imam hatip liselerinde görev yapan on binlerce meslek dersi öğretmeni ile Diyanet Akademisi, Kur'an kursları, hafızlık merkezleri ve yaygın din eğitimi faaliyetleri eklendiğinde, Türkiye'nin din eğitimi alanındaki insan kaynağının büyüklüğü daha net görülmektedir.
Bu tablo karşısında sorulması gereken temel soru şudur:
Bu kadar büyük bir kurumsal ve akademik kapasite, dijital çağın ihtiyaçlarına neden aynı ölçüde yansımamaktadır?
Bugün milyonlarca insan dinî meselelerle ilk kez sosyal medya platformlarında karşılaşmaktadır. Hadis, tefsir, siyer ve fıkıh gibi uzmanlık gerektiren alanlar, çoğu zaman birkaç dakikalık videolar ve kısa paylaşımlar üzerinden tartışılmaktadır. Bilimsel yeterliliğe sahip kurumsal ve akademik çevrelerin bu mecralarda sınırlı görünürlük göstermesi ise bilgi boşluğunu farklı aktörlerin doldurmasına zemin hazırlamaktadır.
Sorun yalnızca bilgi eksikliği değildir; aynı zamanda dinî otoritenin dijital ortamda parçalanmasıdır. Bugün kimi kişi ve gruplar, dinî kavramları kendi yorumları doğrultusunda sunabilmekte; eleştirel süzgeçten geçmemiş rivayetleri, tartışmalı anlatıları veya dinî açıdan problemli söylemleri kesin dinî hüküm gibi pazarlayabilmektedir. Bazı yayınlarda din, belirli kişi veya yapılara mutlak bağlılık oluşturmanın ya da ticari görünürlük sağlamanın aracı hâline gelebilmektedir.
Daha da dikkat çekici olanı ise, İslam'ın temel ilkeleriyle bağdaştırılması güç olan bazı söylemlerin din adına meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Kadını değersizleştiren, insan onurunu zedeleyen, cinsiyet üzerinden ayrımcı bir dil üreten veya Kur'an'ın adalet, merhamet ve ahlak ilkeleriyle açık biçimde çelişen yorumlar, zaman zaman geniş kitlelere ulaşabilmektedir. Böyle durumlarda toplumun beklentisi, polemik değil; güvenilir ve ilmî temele dayanan açıklamalardır.
Tam da bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığına ve ilahiyat camiasına önemli bir sorumluluk düşmektedir.
Kurumların görevi sosyal medyadaki her tartışmaya cevap vermek değildir. Ancak dinî bilgi kirliliğinin yaygınlaştığı, toplumda kafa karışıklığı oluşturan ve dinin temel kaynaklarıyla bağdaşmadığı yönünde güçlü ilmî değerlendirmeler bulunan iddialar karşısında daha görünür, daha sistematik ve daha zamanında rehberlik sunmaları beklenmektedir.
Bugün kamuoyunda dile getirilen eleştirilerin önemli bir bölümü de tam olarak bu noktaya yönelmektedir. Eleştiriler, Diyanet'in veya ilahiyat camiasının ilmî birikimine değil; bu birikimin dijital mecralara yeterince taşınamamasına ilişkindir. Kurumsal kapasite ile dijital etki arasındaki fark, iletişim stratejisinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Bu ihtiyaç, özellikle genç kuşaklar açısından daha da önemlidir. Dinî meselelerle ilk temasın sosyal medya üzerinden kurulduğu bir dönemde, güvenilir kaynakların yeterince görünür olmaması; eksik, bağlamından koparılmış veya doğruluğu tartışmalı bilgilerin daha geniş kitlelere ulaşmasına zemin hazırlayabilmektedir.
Bu durum yalnızca dinî bilgi kalitesini değil, din hizmeti sunan kurumlara duyulan güveni de etkileyebilecek bir iletişim problemidir.
Çözüm ise yeni kurumlar kurmaktan değil, mevcut kapasiteyi daha etkin kullanmaktan geçmektedir.
Dijital irşad faaliyetleri profesyonel bir iletişim anlayışıyla yeniden yapılandırılmalıdır. Sosyal medya dinamiklerini bilen ekiplerle kısa videolar, podcastler, infografikler ve soru-cevap formatında içerikler düzenli olarak hazırlanmalıdır. İlahiyat fakülteleri ile Diyanet arasında dijital içerik üretimine yönelik kalıcı iş birlikleri kurulmalı; akademisyenlerin ilmî birikimini toplumun anlayabileceği sade ve anlaşılır bir dile dönüştürecek modeller desteklenmelidir.
İçerik üretimi gündemin peşinden koşan değil, gündem belirleyen bir anlayışla planlanmalıdır. Toplumun en çok merak ettiği konular düzenli olarak analiz edilmeli; yanlış bilgiler yaygınlaşmadan önce açıklayıcı ve güvenilir içerikler hazırlanmalıdır. Bunun yanında Diyanet Akademisi ve ilahiyat fakültelerinde dijital iletişim ve medya okuryazarlığı eğitimleri yaygınlaştırılmalı; faaliyet raporlarında dijital erişim ve etkileşim göstergelerine de yer verilmelidir.
Ayrıca, alanında uzman akademisyenlerin ve din görevlilerinin, toplumda yaygınlık kazanan yanlış dinî söylemler karşısında ilmî sorumluluk bilinciyle daha görünür olmaları önem taşımaktadır. Hakikatin savunusu, sert polemiklerle değil; güçlü deliller, sahih kaynaklar ve ikna edici bir üslupla yapılmalıdır.
Amaç, sosyal medya fenomenleriyle rekabet etmek değildir. Amaç; toplumun güvenilir, anlaşılır ve erişilebilir dinî bilgiye en kolay şekilde ulaşmasını sağlamaktır.
Türkiye, din eğitimi ve din hizmetleri bakımından çok güçlü bir insan kaynağına sahiptir. Artık tartışılması gereken konu bu kapasitenin büyüklüğü değil, bu kapasitenin dijital çağın diliyle ne ölçüde buluşturulabildiğidir. Çünkü güçlü kurumlar yalnızca bilgi üreten kurumlar değildir; ürettikleri bilgiyi zamanın ihtiyaçlarına uygun yöntemlerle topluma ulaştırabilen kurumlardır. Dijital çağda hakikatin en büyük rakibi çoğu zaman yanlış bilginin çokluğu değil, doğru bilginin yeterince görünür olmamasıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.