Abdurrahim Ay

Abdurrahim Ay

Silahsız güç, sessiz inşa: Türkiye Kürtleri için yeni bir siyaset imkânı

Silahsız güç, sessiz inşa: Türkiye Kürtleri için yeni bir siyaset imkânı

İçinden geçtiğimiz zamanın Kürtler için önemi dikkate alındığında eski bir aktivist olarak bugünlerde bu konuya da değinmesem olmazdı.

Malumdur; Türkiye’de Kürt meselesi uzun yıllar boyunca güvenlik, çatışma ve silahlı güç ekseninde tartışıldı. Bu eksen yalnızca devletin reflekslerini değil Kürt siyasetinin kendi iç yönelimlerini de belirledi. Bugün ise bölgesel ve küresel gelişmeler, bu paradigmanın hem tükendiğini hem de taşıma kapasitesini kaybettiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Devlet BAHÇELİ’nin tarihi çıkışı ve çağrısı ile başlayan süreçte, Kürt Silahlı Hareketi Türkiye içinden çekilerek çatışmayı tamamen bırakan bir pozisyona geçti. Birçok mecrada Kürtler, “bunun karşılığında ne alıyoruz?” diye sorarken Rojava’da Esad sonrası dönemde bir özerklik modelinin Türkiye dâhil uluslararası alanda kabul edildiği bir çözümün bu sorunun cevabı olduğu değerlendirildi. Ancak izleyen herkes tarafından bilineceği üzere Türkiye bu konuda çok istikrarlı negatif bir tutum takındı.

Öcalan’ın PKK’ye yönelik silah bırakma çağrısının Suriye dâhil tüm farklı topraklardaki silahlı Kürt yapıları için olduğunu savundu. Savundu diyorum zira öyle miydi değil miydi uzun bir süre belirsizliğini korudu. Bununla da yetinmedi; yeni başlayan sürecin Türkiye için pazarlıksız, ön şartsız ve karşılığında herhangi bir konuda vaatte bulunulmayan “Terörsüz Türkiye” süreci olarak görüldüğü resmi devlet politikası olarak ifade edildi.

Zaman içerisinde 10 Mart mutabakatına uymadığı değerlendirilen SDG ya PYD, devlet aklı tarafından tekrar terör kavramı üzerinden ifade edilmeye başlandı. Öyle ki tüm bir medyanın dili de buna hemen uyum sağlayarak evvelce terör kavramı ile yan yana kullanılmayan SDG, YPG ve PYD, “meşru” Suriye Devleti karşısında artık gayrımeşru bir varlığa dönüşmüştü.

Tabi şimdiki durumun asıl belirleyicisi SDG içindeki Arap yapıların saf değiştirmesi ile birlikte Kürtlerin Halep’ten çıkmak zorunda kalması ve bunu izleyen süreçte diğer kontrol altındaki yerlerin Suriye Devleti saldırıları ile bir bir elden çıkması oldu.

Bu aşamada bile DEAŞ ile geçmiş savaşta ortaya konan mücadeleye atıfla batının, özellikle Amerika’nın bu süreçte Kürtlerin yanında duracağına inanılıyordu. Bu cümlede ifade ettiğim, batının bu konudaki aslında ortaya koymadığı rolünü, bir sonraki yazımda ele alacağım.

Amerika ise stabil hale getirdiği Suriye’de, İsrail çıkarları ve genel Ortadoğu siyaseti açısından, Suriye’de elinde tuttuğu yerlerde ortaya koyduğu yönetim pratiği pek de takdir edilmeyen PYD’ye ihtiyacı kalmadığını açıkça ifade etti. Bu cümledeki yönetim pratiğini ile bir sonraki paragraftaki “kredi” konusunu önümüzdeki yazıda detaylı değerlendireceğim.

30 Ocak anlaşması ile birlikte bir anda Kürtlerin Suriye’de elinde neredeyse önemli bir şey kalmadı gibi. Ancak bir “vesile” ile kazanılan kredinin doğru şekilde değerlendirilmediği konusunda Mücahit BİLİCİ ile hemfikir olsam da durumu, hakkı olmayan şeyi kolaylıkla elde edenin bunu aynı veya benzer şekilde kaybetmesinin kaçınılmaz olduğu şeklinde okumuyorum.

Ortadoğu’da Kürtlerin son on yılda elde ettiği fiili kazanımlar, bugün uluslararası siyasette “ilerletilen bir proje” olmaktan çıkmış durumda. Suriye’de yaşananlar, Irak’ta sınırlarına ulaşan özerklik, İran’da baskının sürekliliği ve Türkiye’de güvenlik merkezli yaklaşımın kalıcılığı, silahlı güç üzerinden kurulan tüm stratejilerin artık donduğu bir döneme işaret ediyor.

Tam da bu noktada, Türkiye Kürtleri için yeni ve daha derinlikli bir soru ortaya çıkıyor:
Silahlı çatışma dönemi geride kalırken, milli varlık ve kültürel süreklilik nasıl korunacak ve nasıl inşa edilecek?

Silahın Gölgesinden Çıkmak

Silahlı mücadelenin siyaseti belirlediği dönemlerde, Kürt kimliği çoğu zaman askeri bir özneye indirgenmiş; kültür, dil, gündelik hayat ve sivil talepler bu gölgenin altında kalmıştır. Oysa bugün, tam tersine, silaha yaslanmayan Kürtler için hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda daha geniş ve meşru bir hareket imkânı doğmaktadır. Zira Rojava’da ortaya çıkan durum ilginç bir örgütlenmemiş kollektif tepkiye neden oldu. Farklı görüşten Kürtler Rojava’da temel ihtiyaçlar üzerinden ortaya çıkan yaşanan insani drama ve diğer yaşananlara benzer kelimelerle karşı durdular. Kürtlerin yakın zamanda bu kadar ortak reaksiyon geliştirdikleri bir konu daha hatırlamıyorum. İşte bu ortaklığı evvelce gölge altında kalan tüm talep ve ihtiyaçlar için bir akla dönüştürmek mümkün.

Zira bu yeni alan, çatışmasızlığın getirdiği “sessizlik” değil aksine sosyolojik derinlik, kolektif bilinç ve demokratik süreklilik üretme imkânıdır.

Silahsız ve öncekine göre daha geniş bir tabana yayılmış bir Kürt siyaseti, kriminalize edilmesi zor, bastırılması maliyetli, görmezden gelinmesi ise neredeyse imkânsız bir zemin yaratır.

Yeni Güç: Kolektivizm ve Gündelik Hayat

Bugünün dünyasında kimlikler artık yalnızca meydanlarda değil okullarda, mahallelerde, kültür merkezlerinde, dijital mecralarda ve sivil ağlarda var oluyor. Kürtlerin milli varlığını sürdürmesi de tam olarak bu alanlarda güçlenebilir.

Kolektivizmin artması dilin gündelik hayatta daha fazla kullanılması, kültürel üretimin yaygınlaşması, yerel dayanışma ağlarının büyümesi, taleplerin bireysel değil toplumsal bir zemine oturması anlamına gelir. Tabi buraya dair söylenebilecek daha çok şey olduğu kuşkusuzdur.

Bu, devletle doğrudan çatışan değil toplumu adım adım dönüştüren bir siyaset biçimidir. Ve paradoksal biçimde, en kalıcı olan da budur.

Türkiye İçin Tehdit Değil, Fırsat

Bu model, Türkiye açısından da bir tehdit değil demokratik normalleşme fırsatıdır. Silahsız, sivil, kültürel ve sosyolojik temelli bir Kürt siyaseti güvenlik reflekslerini etkilemez, aksine onları gereksiz kılar.

Devletin de bu yeni dönemi doğru okuması gerekir. Silaha mesafe koyan bir Kürt toplumsallığını baskılamak, yalnızca içeride değil uluslararası alanda da meşruiyet kaybı üretir. Oysa ifade alanı genişletilen, kültürel varlığı tanınan bir Kürt toplumu, Türkiye’nin demokratik hikâyesini güçlendirir.

Uluslararası Toplumun Aradığı Dil

Uluslararası toplumun son yıllarda Kürtlere yönelik tutumu son derece nettir:
Silahlı projelere destek yok. Sivil, yerel ve demokratik taleplere ise koşullu bir sempati var. Bu nedenle Türkiye Kürtlerinin silahsız, kollektif ve sosyolojik temelli bir siyaset üretmesi Batı’da “özgürlük ve hak mücadelesi” olarak okunur, bölgesel gerilimlerin parçası değil demokratik dönüşümün öznesi olarak görülür. Bu, büyük ve romantik hedeflerin değil kalıcı ve gerçekçi kazanımların yoludur.

Bugün Türkiye Kürtleri için asıl mesele, “neye karşı” oldukları değil neyi inşa edecekleri sorusudur. Silahın yerini sözün ve somutlaştırılan taleplerin, kopuşun yerini kolektif varoluşun aldığı bir siyaset yalnızca daha özgür değil aynı zamanda daha güçlü bir Kürt kimliği yaratır.

Kavgasız ama derin, iddialı ve kalıcı bir inşa süreci…


Belki de gerçek dönüşüm, tam olarak burada başlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Abdurrahim Ay Arşivi