İnsan devleti görüyor, kendini göremiyor
Türkiye’de siyaset uzun zamandır aynı cümlenin içinde dönüp duruyor:
iktidar, seçim, devlet, güvenlik, merkez…
Oysa belki de asıl mesele bunların hiçbirinde değil.
Belki mesele, insanın yaşadığı şehre ne kadar ait hissedebildiğinde saklı.
Çünkü bir ülkenin demokrasi seviyesi yalnızca parlamentosuyla ölçülmez.
Bir yurttaşın kendi mahallesinde ne kadar söz sahibi olduğu da o ülkenin rejimini belirler.
Tam da bu noktada Murray Bookchin yıllar önce radikal bir şey söyledi:
“Özgür toplum devleti ele geçirerek değil, yerel demokrasiyi kurarak oluşur.”
Bu cümle ilk bakışta romantik bir belediyecilik önerisi gibi görünebilir.
Ama aslında modern devlet fikrine yöneltilmiş çok sert bir eleştiridir.
Çünkü 20. yüzyıl boyunca dünyadaki büyük devrimlerin çoğu aynı mantıkla hareket etti:
“Merkezi iktidarı ele geçirirsek toplumu değiştiririz.”
Sovyetler’den Çin’e, Ortadoğu’daki ulusal kurtuluş hareketlerinden Latin Amerika’ya kadar aynı düşünce tekrarlandı.
Devlet ele geçirilecek, merkez kontrol altına alınacak ve toplum yukarıdan aşağıya yeniden kurulacaktı.
Fakat tarih başka bir gerçekle yüzleştirdi bizi.
İktidarı ele geçirenlerin önemli bir kısmı, bir süre sonra iktidarın diline dönüştü.
Çünkü devlet yalnızca bir bina değildir.
Bir refleks üretir.
Bir hiyerarşi yaratır.
Bir merkez kurar.
Ve çoğu zaman o merkezi ele geçirenler, sonunda o merkezin tutsağı hâline gelir.
Türkiye’nin hikâyesi de biraz budur.
Osmanlı’dan bugüne uzanan siyasal hafızamızda devlet hep merkezdeydi.
Toplum ise çoğu zaman çevrede kaldı.
Cumhuriyet modernleşmesiyle birlikte yurttaşlık genişledi belki ama karar alma süreçleri genişlemedi.
Ankara büyüdü; fakat mahalle küçüldü.
Bugün yaşadığımız belediye tartışmalarını yalnızca “yerel yönetim çekişmesi” sanmak bu yüzden büyük bir yanılgıdır.
Mesele çok daha derin.
Çünkü Türkiye’de belediyeler artık sadece çöp toplayan kurumlar değil.
Onlar aynı zamanda alternatif siyasal alanlar hâline geliyor.
Bir belediye:
- kreş açtığında,
- kent lokantası kurduğunda,
- kadın dayanışma merkezi oluşturduğunda,
- gençlere ücretsiz kültür alanı sunduğunda,
- halk meclisi topladığında
aslında yalnızca hizmet üretmiyor.
Şunu söylüyor:
“Hayat yalnızca merkezden yönetilmek zorunda değil.”
İşte tam da bu nedenle merkezi iktidar ile belediyeler arasındaki gerilim giderek büyüyor.
Kayyum tartışmaları…
Bütçe kısıtlamaları…
Yetki daraltmaları…
Belediyelerin sürekli denetim baskısı altında tutulması…
Bunların hepsi teknik meseleler gibi anlatılıyor.
Ama gerçekte sorulan soru şu:
“Bu ülkeyi yalnızca merkez mi yönetecek,
yoksa insanlar yaşadıkları şehirlerde gerçek özneye dönüşecek mi?”
Türkiye’de devlet aklı tarih boyunca yereli çoğu zaman potansiyel bir risk olarak gördü.
Çünkü yerel demokrasi güçlendikçe toplum da güçlenir.
Güçlenen toplum ise yalnızca itaat eden toplum değildir.
Tam da burada muhalefetin önüne tarihsel bir eşik çıkıyor.
Muhalefet uzun yıllar boyunca siyaseti yalnızca “iktidarı değiştirme” hedefi üzerinden kurdu.
Oysa artık mesele yalnızca kimin yönettiği değil; nasıl yönetildiği.
Eğer muhalefet belediyeleri sadece merkezi iktidarın küçük bir kopyasına dönüştürürse hiçbir şey değişmeyecek.
Bugün birçok yurttaşın hissettiği temel yorgunluk tam da burada başlıyor:
“Herkes demokrasi diyor ama herkes yalnızca merkezin anahtarını istiyor.”
Oysa gerçek demokratik dönüşüm, anahtarı el değiştirmekten çok kapıları çoğaltmakla mümkün olabilir.
Muhalefetin yapması gereken şey tam da budur.
Mahalle meclisleri kurmak…
Katılımcı bütçe uygulamalarını gerçek hâle getirmek…
Kadınların, gençlerin, emeklilerin karar süreçlerine doğrudan katılmasını sağlamak…
Belediyeyi yalnızca asfalt döken bir makine olmaktan çıkarmak…
Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.
Demokrasi bazen bir semt kütüphanesidir.
Bazen bir halk mutfağıdır.
Bazen bir park forumudur.
Bazen de insanın kendi şehri üzerinde söz söyleyebilmesidir.
Belki de Türkiye’de eksik kalan şey tam olarak buydu:
Devlet hep konuştu.
Ama toplum uzun süre yalnızca dinledi.
İnsanlar devleti gördü;
ama kendilerini göremedi.
Oysa demokrasi yalnızca sandığa gidip oy vermek değildir.
İnsanın yaşadığı şehirde, mahallede, sokakta söz sahibi olabilmesidir.
Ve bir ülkede insanlar kendilerini yalnızca seçim günü hatırlanan kalabalıklar gibi hissetmeye başladığında, demokrasi yavaş yavaş ruhunu kaybetmeye başlar.
Belki de Türkiye’nin önündeki asıl soru artık şudur:
“Daha güçlü bir merkez mi kuracağız,
yoksa daha güçlü yurttaşlar mı?”
Çünkü bazen bir ülkeyi ayakta tutan şey devletin büyüklüğü değil, insanların birbirine ve yaşadığı yere ne kadar ait hissedebildiğidir.
Ve gerçek demokrasi belki de tam burada başlar.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.