Mustafa Yıldız
Bir atkıya sığmayan korku: Zülfü Livaneli ve Aydın sorumluluğu
Bir sanatçı, bir halkın yanında durmak için neden önce kendi masumiyetini kanıtlamak zorunda hisseder?
Aydın, ezilenin yanında durduğunda kendisini güçlüden özür diler gibi anlatmaz. Güçlünün karşısında, ezilenin yanında durur.
Bir sanatçının gerçek sınavı, alkışlandığı zaman değil, alkışını kaybetme pahasına nerede durabildiğinde başlar.
1980’li yıllarda Zülfü Livaneli’nin şarkılarını dinlerdik. Kasetlerin yüzüncü kopyasına ulaşır, o şarkıları yine de dinlemekten vazgeçmezdik. Çünkü mesele sesin kalitesi değildi; o şarkılarda başka bir ülkenin, başka bir hayatın, özgürlüğün ve insan olmanın ihtimali vardı. Kitaplarını okuduk. Şarkılarını sevdik. Onu yalnızca bir sanatçı değil, bir aydın olarak gördük.
Bugün ise aynı sanatçının Diyarbakır’da taktığı bir Amedspor atkısından sonra yaptığı arkası kesilmeyen açıklamalar geliyor. açıklamayı okuyorum.
İçimde büyük bir hayal kırıklığı…
Bir Diyarbakır konserinin güzelliğini anlatırken, oradaki insanların Türk şiirine aşinalığını, senfoni orkestrasını dinleme biçimlerini özellikle vurgulama ihtiyacı duyuyor. On iki bin yıldır yaşamın kesintisiz devam ettiği, otuz iki medeniyetin izlerini taşıyan kadim bir kültür şehrinde, sanki insanlar ilk defa sanatla tanışıyormuş gibi bir şaşkınlık…
Bir halkın bu ülkeye ait olduğunu kanıtlamak için başka bir halkın dilini, şiirini ezbere bilmesi mi gerekiyor?
Kürtler, Türkçe şarkı söyledikleri için değil; kendi dilleriyle, kültürleriyle, tarihleriyle bu ülkenin eşit yurttaşlarıdır. Bir halkın başka bir halkın kültürünü sevmesi, kendi kimliğinden vazgeçmesi anlamına gelmez.
Bir sanatçı, bir halkın yanında durabilmek için neden aklanmak, neden masumiyet karnesi ibraz etmek zorunda hisseder?
Tam da burada Ahmet Kaya’nın 1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde yaşadıklarını hatırlıyorum. Kürtçe şarkı yapacağını söylediği için bir sanatçı linç edildi. O gece yalnızca Ahmet Kaya’ya değil, bir dilin varlığına ve o dilde şarkı söyleme hakkına saldırıldı.
Aradan yıllar geçti.
Bugün bir sanatçı, Diyarbakır’da Amedspor atkısı taktığı için kendisini açıklama ihtiyacı hissediyor. O gece Ahmet Kaya’nın karşısına dikilen zihniyetle bugün Livaneli’yi savunmaya iten baskı arasında, biçimleri farklı olsa da düşündürücü bir ortaklık var: Kürtlerle yan yana durmanın hâlâ bir bedeli olması.
Ahmet Kaya o gece bir şarkının ve bir dilin bedelini ödedi. Bugün ise bir sanatçının, bir halkın takımının atkısını taşıdıktan sonra kendisini açıklamak zorunda hissetmesine tanıklık ediyoruz. Aradan geçen yıllara rağmen değişmeyen şey, Kürtlerle yan yana durmanın hâlâ bir cesaret sınavına dönüştürülmesidir.
Oysa aydın olmanın ne anlama geldiğini anlamak için uzaklara bakmak yeterli.
Sartre, Cezayir halkının bağımsızlık mücadelesinin yanında dururken Fransa’nın onayını aramadı. Kendi ülkesinin sömürgeci politikalarına karşı çıktı. Mandela, siyahların eşitliğini savunurken ırkçıların konforunu gözetmedi. Çünkü aydın, çoğunluğun konforlu mahallesinde alkış toplayan değil, hakikatin karşısında inatla durabilendir.
Aydın olmanın bedeli bazen kendi toplumunun alkışını kaybetmektir. Ama aydın olmanın anlamı da tam burada başlar.
Bir halkın özgürlüğünü savunmak, o halkın bütün siyasi tercihlerini benimsemek değildir. Kürtlerin eşit yurttaşlık hakkını savunmak PKK’yi savunmak değildir. Bir halkın takımının atkısını takmak, başka bir halkın acısını inkâr etmek değildir.
Livaneli o atkıyı boynuna taktığında, o kumaş parçasının bu ülkenin halının altına süpürdüğü bütün korkularla yüzleşebileceğini ummuştum. Ama o atkı, bir cesaret simgesi olmak yerine, bir açıklama mecburiyetinin, bir korkunun ve savunmacı bir refleksin nesnesine dönüşüverdi.
Hayal kırıklığım tam da burada.
İnsan ister istemez soruyor: Bir sanatçının alkışa mı ihtiyacı vardır, yoksa alkışını kaybetme pahasına da olsa kendi değerlerinin arkasında durma cesaretine mi?
Livaneli’nin ne düşündüğünü, neden böyle bir açıklama yaptığını kesin olarak bilemeyiz. Ama bir sanatçının sözlerini ve tutumunu sorgulamak için niyetini okumaya ihtiyacımız yok.
Ben 1980’lerde Livaneli’nin şarkılarını dinlerken yalnızca güzel ezgiler duymuyordum. O şarkılarda özgürlüğe, eşitliğe ve başka türlü bir ülkeye dair umut da buluyordum.
Bugün kendisinden beklediğim şey de buydu.
Bir sanatçının gerçek sınavı, şarkılarını kaç kişinin ezbere söylediği değil; hakikat kapıya dayanıp o atkı boynundayken ne kadar dik durabildiğidir.
Ne yazık ki bazı yükler, bazı boyunlara fazla ağır geliyor.
Türkiye kozasından çıkabilecek mi?
07 Eylül 2026 Pazartesi 14:38Bir projektörün ışığında Mehdi Zana
29 Ağustos 2026 Cumartesi 22:26Türkiye’nin iki fotoğrafı: Hangi ihtimali seçiyoruz?
25 Ağustos 2026 Salı 09:29İkra Avcı’nın saç örgüsünden Kürt meselesine
22 Ağustos 2026 Cumartesi 11:51Türkiye’nin ihtiyacı tamirci değil, yeni bir araç
16 Ağustos 2026 Pazar 10:35Tarih bazen bir kanun maddesinde başlar
06 Ağustos 2026 Perşembe 09:49Ayakkabı değil, hafızamız acıtıyor
30 Temmuz 2026 Perşembe 10:48Barış kanunu sadece silahları susturmaz, demokrasiyi de ayağa kaldırmalıdır
20 Temmuz 2026 Pazartesi 11:28DEM Parti Yerel Yönetimler Tutum Belgesi raflarda değil, belediyelerde yaşamalıdır
13 Temmuz 2026 Pazartesi 21:53Şeffaf personel alımı bir tercih değil, demokratik bir zorunluluktur
08 Temmuz 2026 Çarşamba 22:23
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.