Türkiye kozasından çıkabilecek mi?
Prof. Dr. Türker Kılıç’ın “Bağlantısallık Çağı” üzerine yaptığı bir konuşmayı izlerken, videonun son bölümünde üzerinde durduğu bir düşünce beni uzun süre düşündürdü.
Kılıç, insanlığın “sahip olma kültüründen yaşamdaşlık kültürüne” doğru bir dönüşüm yaşaması gerektiğinden söz ediyordu. Ardından ekrana bir tırtılın kelebeğe dönüşümü geldi.
İşte o anda aklıma Türkiye geldi.
Tırtıl…
Koza…
Ve kelebek…
Doğanın en etkileyici dönüşüm hikâyelerinden biri.
Ama bu hikâyenin asıl önemli yanı, kelebeğin sonunda kanatlarını açması değil. Asıl mesele, o kanatlara kavuşabilmek için tırtılın eski halinden vazgeçmek zorunda olmasıdır.
Tırtıl, kelebek olmak için sadece biraz değişmez.
Dönüşür.
Belki Türkiye’nin ihtiyacı olan şey de tam olarak budur.
Çünkü Türkiye uzun zamandır değişmek istediğini söylüyor ama değişimin gerektirdiği cesareti göstermekten korkuyor.
Demokrasi diyoruz ama farklı düşünenden ürküyoruz.
Barış diyoruz ama eşitlik söz konusu olduğunda tereddüt ediyoruz.
Kardeşlik diyoruz ama herkesin kendi kimliğiyle, diliyle ve hafızasıyla bu ülkeye eşit biçimde ait olmasını kabullenmekte zorlanıyoruz.
Belki Türkiye’nin temel çelişkisi şudur:
Kelebek olmak istiyoruz ama tırtılın dünyasından vazgeçmek istemiyoruz.
Prof. Dr. Türker Kılıç’ın sözünü ettiği “yaşamdaşlık” belki de tam burada anlam kazanıyor.
Sahip olma kültürü, dünyaya ve hayata “benim” üzerinden bakıyor.
Benim kimliğim…
Benim devletim…
Benim şehrim…
Benim iktidarım…
Yaşamdaşlık ise birlikte yaşamayı, birbirine rağmen değil, birbirinin varlığını kabul ederek var olmayı öneriyor.
Belki Türkiye’nin yıllardır çözemediği sorunların önemli bir kısmı da burada düğümleniyor.
Bu ülke, uzun yıllar “tek” olanın güvenli olduğunu düşündü.
Tek kimlik…
Tek dil…
Tek merkez…
Oysa hayat tek değil.
Toplum tek değil.
Türkiye hiç değil.
Türkler, Kürtler, Lazlar,Çerkezler, Araplar, Aleviler, farklı inançlar ve kültürler…
Bu ülkenin gerçeği, birbirine benzemek değil; birlikte yaşamaktır.
Bir ülke, vatandaşlarının birbirine benzemesiyle güçlü olmaz.
Bir ülke, birbirinden farklı insanların eşit ve özgür biçimde ortak bir geleceği paylaşabilmesiyle güçlenir.
Bugün Türkiye’nin önünde yeniden bir barış ve demokratikleşme imkânı bulunuyor.
Ancak barışın yalnızca silahların susması olmadığını artık anlamamız gerekiyor.
Silahlar susabilir.
Ama korkular yerinde kalabilir.
Çatışma bitebilir.
Ama eşitsizlik devam edebilir.
Bir barış süreci başlayabilir.
Ama halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyum atanıyorsa, demokrasi hâlâ eksik demektir.
Barış, yalnızca silahların susması değildir.
Barış; hukukun herkese eşit uygulanmasıdır.
Barış; insanların kendi dili, kimliği ve kültürüyle özgürce yaşayabilmesidir.
Barış; seçilmişlerin görevden alınmadığı bir siyasal düzendir.
Barış; halkın yalnızca seçimlerde değil, hayatını ilgilendiren karar süreçlerinde de söz sahibi olmasıdır.
Ve belki en önemlisi:
Barış, bir insanın doğduğu topraklarda kendisini misafir değil, eşit yurttaş olarak hissedebilmesidir.
Türkiye’nin Kürt meselesinde de gerçek dönüşüm ancak böyle mümkün olabilir.
Kürtleri yalnızca bir güvenlik meselesi olarak görmek, geçmişte olduğu gibi bugün de çözüm üretmez.
Çünkü mesele yalnızca silah değildir.
Mesele aynı zamanda eşit yurttaşlıktır.
Dildir.
Kültürdür.
Yerel demokrasidir.
Siyasal iradedir.
Ortak devlette eşit aidiyettir.
Türkiye gerçekten yeni bir döneme girmek istiyorsa, Kürtlerin kendi kimliğiyle bu ülkenin eşit ve kurucu unsurlarından biri olduğunu yalnızca sözle değil, hukukla ve demokratik kurumlarla da güvence altına almak zorundadır.
Ancak dönüşüm yalnızca iktidardan beklenemez.
Kürt siyasi hareketinin ve yerel yönetimlerin de demokrasi konusunda kendi özeleştirilerini yapması gerekir.
Demokrasi yalnızca talep edilen değil, yaşatılan bir şeydir.
Yerel yönetimler de şeffaflığın, hesap verebilirliğin ve halkın yönetime katılmasının gerçek mekânları haline gelmelidir.
Çünkü dönüşüm isteyen herkes, önce kendisinin de değişmeye hazır olup olmadığına bakmalıdır.
Tırtılın kelebeğe dönüşümünde önemli bir ayrıntı var.
Kelebek, tırtılı inkâr ederek ortaya çıkmaz.
Tırtılın içinden doğar.
Türkiye’nin de geçmişini inkâr ederek geleceğe yürümesi mümkün değil.
Dersim’i…
Kürt meselesini…
Darbeleri…
Faili meçhulleri…
İnkârları…
Acıları…
konuşmadan gerçek bir dönüşüm yaşanamaz.
Çünkü geçmişiyle yüzleşmeyen toplumlar, geçmişlerini geride bırakmazlar.
Onu yanlarında taşımaya devam ederler.
Belki Türkiye bugün bir kozanın içindedir.
Dışarıdan bakıldığında aynı korkuların ve aynı alışkanlıkların devam ettiği düşünülebilir.
Ama toplum değişiyor.
İnsanlar değişiyor.
Yeni kuşaklar eski korkularla yaşamıyor.
İnsanlar artık yalnızca yönetilmek değil, hayatları hakkında söz sahibi olmak istiyor.
Belki de asıl dönüşüm burada başlayacak.
Türkiye’nin sorusu aslında “Kelebek olabilir miyiz?” değildir.
Asıl soru şudur:
Kelebek olmak için, tırtıl olarak kalmanın güvenli dünyasından vazgeçmeye hazır mıyız?
Çünkü bazen değişimin önündeki en büyük engel, eski düzenin kötü olması değildir.
Eski düzenin tanıdık olmasıdır.
Tanıdık olan güven verir.
Ama bazen insanı da hapseder.
Türkiye’nin ihtiyacı belki birkaç yasayı değiştirmekten daha fazlasıdır.
Devletin topluma bakışını…
Toplumun farklılıklara bakışını…
Siyasetin iktidar anlayışını…
Yeniden düşünmek gerekiyor.
Tırtılın kanat takarak kelebek olması mümkün değildir.
Dönüşmesi gerekir.
Türkiye’nin de gerçek anlamda demokratik, barış içinde ve özgür bir ülke olabilmesi için belki tam olarak buna ihtiyacı var.
Bir gün Türkiye gerçekten kozasından çıkarsa, bu herkesin birbirine benzemesiyle olmayacak.
Türkün Türk olarak…
Kürdün Kürt olarak…
Herkesin kendi diliyle, kimliğiyle ve hafızasıyla…
Ama aynı zamanda ortak bir geleceğin eşit yurttaşı olarak yaşayabilmesiyle olacak.
İşte o zaman belki Prof. Dr. Türker Kılıç’ın sözünü ettiği o büyük dönüşüm gerçekleşmiş olacak:
Sahip olma kültüründen yaşamdaşlık kültürüne…
Ve belki Türkiye, o gün gerçekten kanatlarını açacak.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.