Bir projektörün ışığında Mehdi Zana
Sanırım 1978 yılıydı. On dört yaşındaydım.
Diyarbakır’ın Bağlar Mahallesi’nde, o günlerde mahallenin en önemli caddesi olan Gürsel Caddesinde asfalt çalışması yapılıyordu. Asfalt, Fransa Sosyalist Belediyeler Birliği tarafından belediyeye hediye edilen finişerle dökülüyordu. Çalışma tam bizim dükkânın önündeydi.
Benim için o gün sıradan bir gündü. O yaşlarda belediyenin bir kenti nasıl yönettiğini,bir belediye başkanının halkın hayatına nasıl dokunabileceğini elbette bilmiyordum.
Akşam saatleri yaklaşmıştı. Saat beş civarıydı. Belediye işçileri grev kararı almış, işi bırakmaya hazırlanıyorlardı.
Derken Belediye Başkanı Mehdi Zana geldi.
İşçilere, “İşi bırakamazsınız” dedi. Ardından grev haklarına ilişkin yaklaşımını ortaya koydu: “Grev kararınıza saygım var. Ancak grev sabah saat 05.00’te başlayacak. Bu yol dörtyol kavşağına kadar bitecek.”
İşçiler haklı olarak itiraz ettiler:
“Başkan, hava karardıktan sonra nasıl çalışacağız?”
Zana bir an bile tereddüt etmedi.
Bizim dükkânın kapısına geldi.
Bana dönerek:
“Telefon var mı?” diye sordu.
“Evet abi” dedim.
O yıllarda elektrik hizmetleri de belediyenin sorumluluğundaydı. Telefonla gerekli bağlantılar kuruldu ve kısa süre sonra üç büyük projektör getirildi.
Gün karardı.
Ama çalışma devam etti.
Projektörlerin altında asfalt dökülmeye devam etti ve yol sabaha kadar tamamlandı.
O gün benim gördüğüm sadece yolun bitirilmesiydi.

Yıllar sonra Mehdi Zana yı anlatan “Bekle Diyarbakır” adlı kitabını okuduğumda, aslında o gece gördüğüm şeyin bir asfalt çalışmasından çok daha fazlası olduğunu anladım.Çünkü bir belediye başkanının nasıl bir yönetim anlayışına sahip olduğunu anlamak için bazen yaptığı büyük konuşmalara değil, böyle küçük anlara bakmak gerekir.
Zana’nın belediyeciliğinde halkın gündelik hayatı vardı.
Yol vardı.
Su vardı.
Elektrik vardı.
Emek vardı.
İşçi vardı.
Ve bütün bunların ortasında, sorun karşısında “olmaz” demek yerine bir çözüm arayan bir belediye başkanı vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o geceyi daha farklı okuyorum.
Mehdi Zana, yalnızca Diyarbakır’ın seçilmiş belediye başkanı değildi. Aynı zamanda belediyeyi halkın hayatına dokunan bir kamu hizmeti olarak gören bir anlayışın temsilcisiydi.
Üstelik bunu, Kürt kimliğinin ve dilinin kamusal alanda ağır biçimde baskılandığı bir dönemde yaptı. Bunun bedelini de ağır ödedi. 12 Eylül darbesinin ardından cezaevlerinde yıllar geçirdi. Ama onun hikâyesini yalnızca tutukluluk, cezaevi ve siyasal mücadele üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü Zana’yı anlamanın bir yolu da o projektörlerin altında kalan geceyi hatırlamaktır.
Bir yolun bitirilmesi için karanlığa teslim olmamak…
İşçinin hakkına saygı gösterirken kamusal hizmetin sorumluluğunu da unutmamak…
Sorun çıktığında mazeret üretmek yerine çözüm aramak…
Belki de belediyecilik dediğimiz şeyin özü tam olarak budur.
Ben o zaman on dört yaşındaydım.
Mehdi Zana’nın kim olduğunu henüz bilmiyordum.
Ama yıllar sonra anladım ki, bazı insanlar hayatımıza büyük cümlelerle değil, küçük anlarla girerler.
Benim hafızamda Mehdi Zana, Bağlar’ın bir caddesinde, karanlığın içinde üç projektörün ışığı altında kaldı.
Yıllar sonra onun mücadelesini ve Diyarbakır için yaptıklarını okuduğumda, o gecenin anlamı daha da büyüdü.
Bir kenti yönetmek bazen büyük projeler açıklamak değildir. Bazen karanlık çöktüğünde üç projektör bulup halkın yolunu tamamlamaktır.
Mehdi Zana’nın ardından bugün baktığımda, çocukluğumun o görüntüsünü yeniden hatırlıyorum.
Ve düşünüyorum:
O gece yalnızca bir yol aydınlanmamıştı.
Bir çocuğun hafızasına, iyi bir belediyeciliğin nasıl olması gerektiğine dair ilk görüntü de düşmüştü.
Mehdi Zana’yı şimdi o görüntünün içinden uğurluyorum.
Saygıyla, minnetle ve unutmayacağım bir hatırayla…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.