Mustafa Yıldız

Mustafa Yıldız

Hakikat Geri Çekilince Söylenti İktidar Olur

Bir toplumda insanlar artık “Ne oldu?” diye sormak yerine “Ne olmuş diyorlar?” diye sormaya başladıysa, orada yalnızca haber alma biçimi değişmiyordur. Daha derinde bir şey kırılmıştır.Hakikatin kendisiyle toplum arasındaki bağ zayıflamıştır.

Mladen Dolar’ın Söylentinin Felsefesi adlı küçük ama kışkırtıcı kitabının asıl önemi burada ortaya çıkıyor. Dolar, söylentiyi basitçe “doğrulanmamış bilgi” olarak ele almıyor. Onu, toplumun nasıl konuştuğunu, nasıl inandığını, nasıl korktuğunu ve nasıl karar verdiğini anlamanın bir anahtarı olarak görüyor. Kitabın temel meselesi, bugün artık bir “söylentileşmiş toplum”dan söz edip edemeyeceğimiz sorusu. Son günlerde sosyal medyada dolaşan X mesajlarını ve instagram mesajlarını görünce,

Bence edebiliriz.

Hatta Türkiye için bu kavram, yalnızca edebi bir benzetme değil, siyasal bir teşhis olarak da okunabilir.Çünkü söylentinin en önemli özelliği, sahibinin olmamasıdır.

“Biri söylemiş.”

“Bir yerden duydum.”

“Öyle konuşuluyor.”

“Yakında şöyle olacakmış.”

Kim söyledi? Bilinmez.

Nereden çıktı? Belirsizdir.

Kanıtı var mı?

Yoktur.

Ama bütün bunlara rağmen söylenti dolaşır.

Üstelik çoğu zaman onu aktaran insan söylentiye inandığı için değil, başkasının da bilmesini istediği için aktarır. İşte tehlike tam burada başlar. Çünkü söylentinin doğru olması şart değildir. İş görmesi yeterlidir.

Bir siyasetçi hakkında bir iddia ortaya atılıyor. Bir belediye hakkında bir söylenti yayılıyor. Bir parti için gizli bir anlaşmadan söz ediliyor. Bir devlet politikası hakkında “aslında plan buymuş” deniliyor. Bir kişinin söylemediği bir söz ona mal ediliyor.

Sonra biri bunu paylaşıyor.

Bir başkası yorum yapıyor.

Üçüncüsü “Ben de böyle duydum” diyor.Bir süre sonra ilk cümle unutuluyor ama ortaya çıkan kanaat kalıyor. Artık kimse “Bu doğru mu?” diye sormuyor.

Çünkü söylenti, kanıta ihtiyaç duymayan bir toplumsal gerçeklik üretmiştir.

Burada siyaset için çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Söylenti neden bu kadar kolay yayılıyor?

Çünkü söylenti yalnızca bilgi açığını doldurmuyor; insanın arzusuna, korkusuna ve önyargısına da sesleniyor.

İnsan çoğu zaman inanmak istediği şeye daha çabuk inanıyor.

Zaten sevmediği bir siyasetçi hakkında çıkan kötü bir söylenti ona makul geliyor.

Zaten güvendiği bir siyasetçi hakkında çıkan söylentiyi ise “iftira” sayıyor.

Böylece söylenti, yalnızca bilgi dolaşımının değil, siyasal kamplaşmanın da yakıtına dönüşüyor. Üstelik söylentiyi yalanlamak da her zaman yeterli olmuyor.

“Bu doğru değildir” dediğinizde bu kez başka bir soru çıkıyor:

“Öyleyse neden açıklama yaptılar?”

Söylentiyi çürütmek için yapılan açıklama bile yeni bir söylentinin başlangıcına dönüşebiliyor.

Bu yüzden söylentinin iktidarı, yalnızca yalancıların iktidarı değildir.

Belirsizliğin iktidarıdır. Ve belirsizliği en çok besleyen şey, şeffaflığın yokluğudur.

Buradan yerel yönetimlere geliyoruz.

Çünkü belediye, söylentinin iktidarını kırmanın en somut biçimde mümkün olduğu yerdir.

Bir belediyeyi yalnızca asfalt döken, çöp toplayan, park yapan bir hizmet makinesi olarak görürsek meseleyi küçültürüz.

Belediye aslında vatandaşın devlete en yakın olduğu yerdir.

İnsan merkezi hükümetin bütçesini her gün görmez.

Ama mahallesindeki yolun neden yapılmadığını görür.

İhale kime verildiğini merak eder.

Bir yakınının belediyede işe girip girmediğini konuşur.

Parkın neden başka yere yapıldığını sorar.

Belediye başkanının kimlerle görüştüğünü, hangi projeye ne kadar para harcandığını bilmek ister.

Eğer belediye bu sorulara açık cevap vermiyorsa, ortaya bir boşluk çıkar.

O boşluğu da söylenti doldurur.

“İhaleyi ona vermişler.”

“İşe kendi adamlarını alıyorlar.”

“Bu proje başka birileri için yapılıyor.”

“Başkanın bundan haberi yokmuş.”

“Bütçede başka işler varmış.”

Belki bunların hiçbiri doğru değildir.

Ama vatandaşın elinde doğrulayabileceği bilgi yoksa, söylenti güç kazanır.

İşte tam bu nedenle halkın belediyesi olmak, yalnızca seçim kazanmak değildir.

Seçimi kazanmak belediyenin kapısını açar. Halkın belediyesi olmak ise o kapıyı halka açık tutmaktır.

Gerçek demokratik belediyecilik burada başlıyor.

Belediye bütçesi vatandaşın anlayabileceği biçimde açıklanmalıdır.

İhaleler yalnızca hukuken değil, siyasal ve toplumsal açıdan da şeffaf olmalıdır.

İşe alımların ölçütleri açık olmalıdır.

Kent Konseyleri göstermelik toplantılar yapan kurumlar olmaktan çıkarılmalıdır.

Mahalle meclisleri kurulmalı, kadınların, gençlerin, emekçilerin, esnafın, engellilerin, ekoloji hareketlerinin ve farklı toplumsal kesimlerin karar süreçlerine katılması sağlanmalıdır.

Katılımcı bütçe uygulanmalıdır.

Vatandaş yalnızca “Bu yıl şu kadar asfalt yapacağız” bilgisini almamalı; “Paramızı nereye harcayalım?” sorusunun da muhatabı olmalıdır.

Nitekim Kent Konseyleri Yönetmeliği’nin 20. yılı dolayısıyla 2026’da Türkiye Belediyeler Birliği tarafından yapılan çalıştayda da yerel demokrasi, katılımcılık, yönetişim ve yurttaş katılımının güçlendirilmesi bu çerçevede ele alındı.

Ama daha ileri gitmek gerekir.

Çünkü halkın belediyesi yalnızca danışılan belediye değildir.

Karar süreçlerinin paylaşılmasıdır.

Belediye başkanı halktan oy aldı diye halkın yerine geçmemelidir.

Tam tersine, aldığı oy ona daha fazla güç değil, daha fazla sorumluluk vermelidir.

Demokratik siyaset, “Bizi seçtiniz, dört yıl boyunca biz yönetiriz” anlayışından kurtulmalıdır.

Seçim demokrasinin başlangıcıdır; sonu değil.

Burada özellikle bizim yönetimde olduğumuz Kürt kentlerindeki belediyeler açısından daha ağır bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Kayyım uygulamalarına karşı çıkmak demokratik bir zorunluluktur.

Seçilmiş iradenin yerine atanmış yönetici koymak, halkın siyasal tercihinin askıya alınması anlamına gelir.

Fakat kayyıma karşı çıkmak, seçilmiş belediye ve belediyenin üst düzey bürokratlarını eleştiriden muaf tutmaz.

Tam tersine, kayyıma karşı demokratik meşruiyetin en güçlü savunması, seçilmiş belediyelerin demokrasiyi herkesten daha ileri taşımasıdır.

“Bizi seçtiler” demek yetmez.

“Bizi seçen halk, bizi her gün denetleyebiliyor” diyebilmek gerekir.

Eğer bir belediye kendi içinde kapalılaşırsa, kentte dolaşan söylentiler çoğalır.

İnsanlar kararların nerede alındığını bilmiyorsa, dedikodu kararın yerine geçer.

İhale görünmüyorsa, söylenti ihalenin yerine geçer.

Bütçe anlaşılmıyorsa, söylenti bütçenin yerine geçer.

Yönetim hesap vermiyorsa, söylenti hesabı kendisi sorar.

Ve bu noktada çok acı bir şey ortaya çıkar:

Demokrasi adına yönetilen bir belediye, şeffaflığını kaybettiğinde kendi demokratik meşruiyetini söylentinin ellerine bırakabilir.

O halde bugün yerel yönetimlerde asıl sınav yalnızca belediyeyi iktidarın müdahalesinden korumak değildir.

Daha büyük sınav şudur:

Belediyeyi gerçekten halkın belediyesi yapabilecek miyiz?

Halkın yalnızca seçim günü hatırlandığı bir belediye mi?

Yoksa bütçesine, imarına, yatırımına, kültürüne, diline, ekolojisine ve gündelik hayatına halkın katıldığı bir belediye mi?

Birincisi seçim kazanmış belediyedir.

İkincisi demokrasiyi üreten belediyedir.

Ve belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur.

Çünkü söylentinin iktidarını yalnızca “doğru haber” yenemez.

Onu şeffaflık, katılım, hesap verebilirlik ve güven yenebilir.

İnsanların birbirine “Bir şeyler dönüyormuş” diye sormadığı, belediyenin kapısını çalıp “Neler oluyor?” sorusuna doğrudan cevap alabildiği bir siyasal düzen kurmak gerekir.

Hakikatin yeniden güçlenmesi için önce insanların hakikate ulaşabileceği kurumlar yaratmak gerekir.

Belki de demokratik siyasetin bugün kendisine sorması gereken en basit soru budur:

Halk bize inanmak zorunda mı, yoksa bize bakarak gerçeği görebilecek mi?

İkincisini başaramıyorsak, ne kadar güzel demokrasi cümleleri kurarsak kuralım, söylentinin iktidarından kurtulamayız.

Çünkü hakikat geri çekildiğinde onun yerini mutlaka birileri doldurur.

Bazen iktidar.

Bazen muhalefet.

Bazen propaganda.

Bazen de yalnızca şu cümle:

“Öyle söylüyorlar…”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mustafa Yıldız Arşivi