Çatışmadan masaya/değişmeden masaya gelmek mümkün mü? Masa demokrasi üretecek mi?
Bizi çoğu kez yanılgıya düşüren şu ki; biz devlet ve Kürt tarafının 50 yıl boyunca aynı kalarak bugüne geldiği alt okumasıyla düşünüyoruz. Bugün İmralı'da masada olanların 50 yıl önceki aktörler olduğunu varsayıyoruz. Oysa iki taraf da değişerek, hatta değiştikleri için, o masaya geldiler. Yarım asırda dünyada ve coğrafyamızda çok şey oldu. Hem devlet hem Öcalan liderliği ve KÖH aynı tarihsel koşulların içinden dönüşerek gelen iki siyasal aktördür. Dolayısıyla bugün olan şey iki eski aktörün bir masada buluşması değil; iki eski siyasal öznenin tarihsel dönüşümler sonucunda başka siyasal biçimlere dönüşerek aynı masaya gelmesidir. Devlet cumhuriyet fikriyatının yurttaşlık idealini hiç kurmayarak, hatta teklik üzerinden öldürerek bugüne geldi. Kürt hareketi de ulusal kurtuluş stratejisini değişen güç dengeleri içinde deforme ederek, yeniden şekillendirerek bugüne geldi. Kısaca masada olan iki aktör de 50 yıl önceki aktörler değil. Ayrıca bu dönüşüm sadece bugün masadaki iki aktörle sınırlı kalan bir şey de değil. Yarım asırlık çatışmalı süreç Türkiye'deki bütün siyasal ve toplumsal güçleri belirleyen hegemonik özne oldu. Bütün siyasal alan bu iki aktör arasındaki ilişki etrafında yeniden biçimlendi. İktidarlar, muhalefet, sol, liberaller, İslamcılar, milliyetçiler hatta feministler. Hepsi kendi siyasal konumlarını bu eksen içinde tanımladılar. Bu yüzden bugün çözülmekte olan şey yalnızca bir savaş değil; bu savaşın etrafında oluşmuş siyasal ve toplumsal temsillerdir de. Şimdi herkes kendisini yeniden tanımlayacaktır.
Zira Kürt sorunu toplumun bütün tarihsel dönüşümünü açıklayan baskın çerçeve oldu. Bundandır ki bugün savaş çözülürken bütün herkesin ideolojik koordinatları da sarsılmaktadır.
Kemalizmin ürettiği 100 yıllık siyasal ve ekonomik ethos tarihsel sınırının sonuna geldi. Türkiye kapitalizmine artık "yurtta sulh cihanda sulh" yani Türkiye sınırları yetmiyor. Türkiye kapitali daha merkezileşmiş, daha müdahaleci, daha otoriter ve dışarıda daha aktif bir devlet formu istiyor. İçeride toplumsal çözülmeyi yönetebilen, dışarıda aktif bölgesel bir güç olarak hareket eden yen bir rejim mimarisi istiyor. Devlete gösterdiği hareket alanı çok geniş dış sınırları ifade ediyor. Bu yüzden bugün açık biçimde merkezileşmiş bir devlet aygıtıyla karşı karşıyayız. Bu aygıt hem iktidarın hem muhalefetin hangi sınırlar içinde var olacağını da yeniden belirliyor. Ayrıca meşruluk - gayrımeşruluk ölçeğini de bu rejim belirliyor. Bu sınırların dışında bağımsız siyasal kapasite üreten siyasal çizgiler gayrimeşru ilan ediliyor. O yüzden muhalifler adına bugün ortaya konulan söylem bilançoları yarın onların gayrimeşru ilan edilmelerine sebep olabilir. Kürt siyasi hareketi açısından da dekolonyal söylemin ulusal statü ve egemenlik içeriğinden koparılması gelecekte Kürtlerin ulusal haklar siyasetinin gayrimeşru ilan edilmesine zemin hazırlar.
Türkiye'nin son çeyrek yüzyılında özellikle son 10 yılında ise kendine has gelişmeler olduğunu da göz ardı etmemeliyiz. Türkiye'de son çeyrek yüzyılda yalnızca bir iktidar değişikliği yaşanmadı. Sınıfsal yapı dönüştü, sermaye yeniden örgütlendi, Kürt hareketi dönüştü, siyasal İslam devlet hiyerarşisinin içine çekildi, bütün toplumsal ilişkiler dönüştü, Türkiye kapitalizmi küresel kapitalizm içinde yeni biçimler kazandı, Kemalist devlet geleneğinin askerî bürokratik gücü eridi ve son 10 yılda da devlet yeniden kuruldu. Bu yüzden karşı karşıya olduğumuz yeni (bir yazımda istisnai rejim tanımı yapmıştım) rejimi salt Erdoğan'ın kişiliğiyle, otoriterliğiyle açıklamak kurulan yeni devleti ve büyük dönüşümü görmemek olur. Erdoğan kendisini mümkün kılan sınıfsal, toplumsal ve tarihsel ilişkilerin sonucudur. Bizler İmralı'da kurulan masayı okurken yeniden kurulan devleti ve onun hangi sınıfsal ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştiğini ıskalıyoruz. Herşeyi demokrasi- otoriterlik retoriği üzerinden okuduğumuz için yeni rejimi, yeni kurulan devleti, yeni Türkiye kapitalizmini ve onun ihtiyaçlarını tam olarak anlayamıyoruz ve masanın kendisini asıl özne zannediyoruz.
Bilgili olmak ile tarihin yönünü doğru kavramak aynı şey değildir. Ve bir paradigmanın entelektüel hakkaniyet ölçüsü tarihsel gerçekliklerin belirleyici bütün ilişkilerini görünür kılmasıdır. Tarihin yönünü doğru kavramayan siyasal pusulalar, olsa olsa malumatfuruşluk olur. Bu bakımdan Türkiye'deki üç ana siyasal çizgi ( Sol, İslamcılık ve Kürt siyaseti) de bugün esasen malumatfuruşluk yapıp 100 yıllık Türkiye tarihini temize çekerken aynı zamanda bugünkü yeni devleti teorinin dışına çıkarıyorlar. Bu yüzden bunların hiçbiri bugün topluma izlenecek güçlü siyasal bir yol sunamamakta, politik perspektifleri okunup rafa kaldırılacak metinler olmaktan öteye geçememektedir. Ve bu üç çizginin de bütün yolları Erdoğansız da olsa yine de Erdoğan düzenine çıkıyor. Bu yüzden Türkiye'nin gelecek tahayyülü adına ne kadar konu varsa ( iktidar, rejim, Kürt, sınıf, kimlikler, eşitlikler) "iyi" ve "kötü" siyasetçiler arasındaki tercihe indirgenecek kadar yüzeysel bir yere çıkarıyor bizi.
Herhangi bir siyasal süreç her zaman iki uçlu sonuçlara da gebedir. Savaşın sona ermesinin siyasal faaliyet alanının genişlemesi bakımından demokratik olanaklar yaratması mümkündür. Ancak sadece buradan hareketle sürecin nesnel olarak demokratik mücadele zeminini genişleteceği sonucuna varamayız. Aynı süreç devlet biçiminin yeniden düzenlenmesinin, Kürt hareketinin belli bir siyasal dengeye monte edilmesinin, muhalefeti parçalayıp baskılamanın ve Türkiye'nin Ortadoğu'daki konumunu güçlendirmenin de pekâlâ bir parçası olabilir. Zaten taraflar bunun için siyaset yapar, masaya oturur. İki tarafın da bu bakımlardan hareket alanları vardır. Burada belirleyici olan hareket alanından ziyade hareket kapasitesi olacaktır. Hareket alanı ile hareket kapasitesi aynı şey değildir. Hareket alanı bir imkânın varlığı demektir, hareket kapasitesi ise o imkânı kendi siyasal hedefleri doğrultusunda kullanabilecek siyasal öznenin, siyasal kuvvetin varlığını gerektirir. Eğer bu özne ve kuvvet varsa hukuki alanın açılması bir stratejiye işaret eder. Bağımsız siyasal özne-ler yoksa, bu strateji değil; ancak temenni olur. Zira demokratik alanı genişleten hukukî metinler değil, onu zorlayan örgütlü toplumsal güçlerdir. Bir masanın olması, tarafların görüşüyor olması, kimi yasaların çıkması tek başına demokratik alanın genişlediği sonucunu doğurmaz. Dahası bugün toplumsal güçler zayıf olduğuna göre, açılan siyasal alan da boş kalmayacağına göre, bu alanın kimler tarafından güce dönüştürüleceği sorusu, üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir sorudur.
Bağımsız ve demokratik alanın gerçekten genişlemesinin ölçüsü seçeneklerin çoğalması ve toplumsal güçlerin kapasitesinin artmasıdır. İşte tam burada sürecin tuhaflığı fazlasıyla sırıtıyor. Çünkü bugün Türkiye'de bu ikisinden de söz etmek mümkün değildir. Masa varlığını koruyorken, görüşmeler son hız sürüyorken seçenekler azalıyor. Aktörler büyük bir hareket halindedir ama gadre uğramışlar için mümkün olanın sınırları genişlememekte, seçenekleri azalmaktadır. Bugün herkes alan kazandığını düşünüyor fakat bana öyle geliyor ki herkesin bağımsız siyaset yapma alanı daralıyor. Çünkü bu sürecin ölçeği yerel aktörlerin siyasal kapasitesini aşıyor. Bana göre bu yeni rejim mimarisinde legal alanın genişlemesi siyasal alanın genişleyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü ortaya çıkmakta olan şey çoğullaşmış bir siyaset değil; daralmış, tek seçeneğin içine alınmış ve kontrol altında tutulan bir siyasal alandır. Bu çoklu ve demokratik bir siyaset değil; sınırları ve seçenekleri zaten belirlenmiş olan ve kolay yönetilebilen bir parçalanmadır. Kısaca "tarihsel" sıfatını yapıştırdığımız süreç ve hukuk gadre uğramış olanların siyasal kapasitesini gerçekten genişletiyor mu yoksa daralmış siyasal alanın içinde kalan tek bir seçeneği yaşanabilir tek yol olarak mı gösteriyor? Kürt siyasi hareketi ve demokratik güçler birbirini suçlamadan ve red etmeden bu soruyu sormak zorundadır.
Bu fotoğrafta "Öcalan'ı ve ortaya koyduğu perspektifi nereye koyacağız?" sorusu önemlidir. Kendi adıma Öcalan'a cihanşümul bir sıfat yüklemiyorum fakat bana göre Öcalan son derece nesneldir. Kurduğu, düşündüğü siyasal yol teorik olarak gerçekçi olandır. Fakat büyük bir zaafı bağrında taşıyor. Kurucu öznenin yokluğunda nesnellik tek başına siyaset değildir. Öcalan yeni siyasetin dilini kurmuştur. Fakat siyasal özne verili değil, siyasal özneyi kurmamıştır. Tek başına halk kendiliğinden bir siyasal güç değildir. Özne yoksa demokrasi dahi prosedüre dönüşür.
Siyaset esas itibariyle kurucu bir faaliyettir. Kurucu olabilmesi için tarihsel öznenin varlığı şarttır. Bu tarihsel özne olmadığında siyasal ufuk kaçınılmaz olarak tartışmalı kurgu üreten bir retoriğe dönüşür. Yani siyasetsizliğin teorik biçimi. Öcalan bugüne kadarki tarihsel özneye (PKK) son verdi. Yeni öznenin dilini de kurdu fakat öznenin siyasal toplumsal biçimini kurmuş değil. Tüm siyasal kurgular öznenin yokluğunda siyaset edebiyatına dönüşür ve müdahale eden aktörü yalnızlaştırır. Çünkü müdahale eden aktör henüz kurulmamış özne adına konuşur. Öcalan'ın bugün içinde bulunduğu durum budur. Bu yüzden Öcalan'ın bugün içinde bulunduğu siyasal pozisyon durumu "tek kişilik satranç"a dönüşmektedir.
Öcalan ortaya koyduğu siyasal yolu hayata geçirecek siyasal özneyi kurmayarak satrancı tek kişilik oyuna dönüştürmektedir. Bu da yaptığı müdahale açısından en büyük zaafa dönüşmektedir. Şayet bunu aşmazsa, yani siyasal ve toplumsal özneyi kurmak yerine onu beklerse, kurduğu siyasal perspektif öncekiler gibi rafa kaldırılacak metinler olmaktan kurtulamaz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.