Savunmadan kurucu siyasete: DEM Parti
Türkiye’de siyaset uzun zamandır bir savunma refleksiyle yapılıyor. İktidar baskı kuruyor, muhalefet geri çekiliyor. İktidar tehdit ediyor, muhalefet yalnızca mevzi korumaya çalışıyor. Oysa tarih bazen öyle anlar yaratır ki, artık savunmada kalmak yenilginin başka bir biçimine dönüşür. Türkiye bugün tam da böyle bir eşikten geçiyor.
Ekonomik kriz derinleşmiş durumda. Adalet duygusu aşınmış, kurumlara güven zayıflamış, toplumun geniş kesimleri geleceğe dair umutlarını kaybetmeye başlamış durumda. AKP iktidarı yalnızca siyasi olarak değil, ahlaki ve toplumsal olarak da ciddi bir meşruiyet kaybı yaşıyor. Fakat buna rağmen muhalefet hâlâ iktidarın çizdiği sınırların içinde hareket ediyor. Asıl sorun güçsüzlük değil; özgüven eksikliği.
Tam da bu yüzden Türkiye’de demokratik siyasetin yeni bir kuruluş hattına ihtiyacı var.
Bugün CHP’ye yönelik yargı hamleleri, “mutlak butlan” kararı ve siyasal iradeyi etkisizleştirme girişimleri yalnızca CHP’nin meselesi değildir. Bu süreç, Türkiye’de halk iradesinin ne kadar kırılgan hale geldiğinin açık göstergesidir.
DEM Parti’nin bugün karşı karşıya olduğu tarihsel görev, yalnızca kendi seçmen tabanını korumak değil, Türkiye’nin demokratikleşme talebini daha geniş toplumsal kesimlerle buluşturmaktır. Bu nedenle siyasetini dar bir kimlik hattına sıkıştırmak yerine, toplumsal karşılığı büyüten bir “demokratik entegrasyon” çizgisine yönelmesi kritik önem taşımaktadır.
Bu entegrasyon üç düzlemde okunabilir:
* Toplumsal temasın genişletilmesi: Farklı siyasi geleneklerle kurulan temasın artırılması, önyargı duvarlarını aşındıran en güçlü zemindir.
* Sokağın yeniden politik merkez haline gelmesi: Barış ve demokrasi talebinin kitlesel ve görünür bir zemine taşınması, siyasetin dar alanlardan çıkmasını sağlar.
* Ekonomik-demokratik bağın kurulması: Demokrasi mücadelesinin sadece kimlikler üzerinden değil, hayat pahalılığı ve adalet krizi üzerinden de toplumsallaştırılması gerekir.
Bu hat, DEM Parti’yi yalnızca bir “temsil aktörü” olmaktan çıkarıp, daha geniş bir demokratik dönüşümün kurucu bileşenlerinden biri haline getirebilir.
Çünkü yıllardır özellikle ulusalcı ve Kemalist çevrelerde DEM Parti’ye karşı inşa edilen duvarlar, ilk kez bu kadar görünür biçimde çatlamaya başladı. İnsanlar birbirlerini sloganlardan değil, ortak mağduriyetlerden tanımaya başlıyor. Bu küçümsenecek bir değişim değildir. Türkiye’de toplumsal psikolojiyi değiştiren şey çoğu zaman teoriler değil, birlikte yaşanan kırılma anlarıdır.
Son dönemde gerçekleşen dayanışma ziyaretlerinde ortaya çıkan atmosfer bunun küçük ama önemli bir işaretiydi. İnsanlar ilk kez birbirine sadece kimlikler üzerinden değil, ortak bir demokrasi talebi üzerinden bakmaya başladı. Eğer bu temas büyütülebilirse, yıllardır iktidarın beslediği kutuplaşma dili zayıflayabilir.
Fakat bunun yolu yalnızca Meclis koridorlarından geçmiyor.
Siyasetin yeniden sokağa dönmesi gerekiyor.
Türkiye’de barış ve demokrasi talebi uzun zamandır birbirinden kopuk tartışılıyor. Oysa biri olmadan diğerinin yaşama şansı yok. Demokrasi olmayan yerde barış kalıcı olmaz; barış olmayan yerde demokrasi kök salamaz. Bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey, geniş katılımlı bir “Barış ve Demokrasi” hattıdır.
Bu hat yalnızca siyasi partilerin değil; emekçilerin, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin ve hayatı giderek ağırlaşan milyonların ortak zemini haline gelmelidir. Çünkü ekonomik kriz artık yalnızca bir geçim sorunu değildir; doğrudan doğruya demokrasi krizinin sonucudur.
Toplumun geniş kesimleri artık soyut ideolojik tartışmalardan çok, hayatlarının neden bu kadar zorlaştığıyla ilgileniyor. Bu nedenle demokrasi talebi ile ekonomik çöküş arasındaki bağ açık biçimde kurulmalıdır. Kayyum politikalarının, çatışma siyasetinin, hukuk dışı operasyonların ülkeye maliyeti görünür hale getirilmeden geniş toplumsal destek üretmek kolay olmayacaktır.
İnsanlara sadece özgürlükten değil, cebinden çalınan gelecekten de söz etmek gerekiyor.
Kaç belediyenin iradesine el konulduğu, bunun kamu kaynaklarını nasıl tükettiği, siyasi gerilimlerin ekonomiyi nasıl çökerttiği somut verilerle anlatılmalı. Çünkü bazen bir infografik, uzun bir siyasi nutuktan daha etkili olabilir.
Fakat belki de en kritik mesele şu:
Türkiye’nin üçüncü büyük siyasal gücü olan bir partinin görünürlüğünü azaltarak, sesini kısmaya çalışarak siyaset yapması yalnızca kendi alanını daraltır. Çünkü boş bırakılan alanı her zaman en agresif ve en gürültülü kesimler doldurur.
Oysa son yıllarda görüldü ki, sosyal medyada büyütülen milliyetçi öfke dalgası toplumun tamamını temsil etmiyor. Sessiz çoğunluk, kavga değil nefes almak istiyor. İnsanlar korku değil umut duymak istiyor.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da bu yüzden yeni bir umut siyaseti.
Korkuya teslim olmayan, toplumu sadece tehditlerle değil gelecekle konuşan bir siyaset… Halk iradesini, ekonomik adaleti, barışı ve demokratik hakları aynı hikâyenin içinde buluşturabilen bir siyaset…
Çünkü bazen bir ülkenin kaderini değiştiren şey, en güçlü olan değil; korkmamaya karar verenler olur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.