Yahya Öger

Yahya Öger

Bağımlılıkla Mücadelede Rekabet Değil, Dayanışma Zamanı

Bağımlılıkla Mücadelede Rekabet Değil, Dayanışma Zamanı

Türkiye, uyuşturucu, alkol, tütün, kumar ve özellikle dijital bağımlılıkların pençesinde giderek daha derin yaralar alıyor. Her geçen yıl binlerce aile dağılıyor, gençlerin geleceği karartılıyor ve toplumun geleceği riske atılıyor. Bu tablo karşısında bağımlılıkla mücadele, artık yalnızca devlet kurumlarının sırtına yüklenemeyecek kadar ağır bir sorumluluk haline gelmiştir. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları (STK’lar), eğitimciler, sağlıkçılar ve gönüllüler el ele vermedikçe kalıcı başarı elde etmek mümkün görünmüyor.

Ne var ki sahadaki gerçeklik, bu ortak sorumluluk bilincinden oldukça uzak. Yıllardır önleyici eğitim, aile danışmanlığı ve rehabilitasyon desteği sunan birçok dernek, kronik kaynak sıkıntısı, bürokratik engeller ve adil olmayan destek mekanizmaları nedeniyle ayakta kalmaya çalışıyor. Daha üzücü olanı, bağımlılık konusunda sahada aktif olmayan, konuya mesafeli bazı kuruluşların proje desteklerinden pay alırken, asıl uzmanlaşmış derneklerin sıklıkla dışarıda bırakılmasıdır. Bu durum, “kim daha çok hak ediyor?” sorusunu akla getiriyor. Eğer amaç gerçekten bağımlılıkla etkili mücadele ise, kaynakların fiilen sahada çalışan, ölçülebilir sonuç üreten kurumlara öncelikli yönlendirilmesi bir zorunluluktur.

Eleştirilmesi gereken bir diğer husus, karar alma süreçlerindeki dışlayıcı tutumdur. İl Bağımlılıkla Mücadele Koordinasyon Kurulları’ndan bazı tecrübeli STK’ların uzak tutulması veya süreçlere yeterince dâhil edilmemesi, ortak aklın heba edilmesi anlamına geliyor. Bağımlılık gibi dinamik ve çok boyutlu bir sorunla mücadelede, sahadan gelen veri ve deneyim altın değerindedir. Bu deneyimi sistematik olarak yok saymak, politikalara “masa başı” bir nitelik kazandırıyor ve sahada yaşanan gerçeklerle uyumsuz sonuçlar doğuruyor. Yapıcı bir eleştiri olarak söylemek gerekir ki; koordinasyon kurulları genişletilmeli, sahadaki aktörlerin düzenli raporlama ve öneri mekanizmaları kurumsal hale getirilmelidir.

Bürokratik engeller de ayrı bir handikap. Toplum yararına faaliyet gösteren derneklerin proje onay süreçleri, izin prosedürleri ve raporlama yükümlülükleri bazen o kadar ağırlaşıyor ki, asıl iş olan önleme ve rehabilitasyon ikinci plana düşüyor. Bu engellerin bir kısmı yasal boşluklardan, bir kısmı ise “her şeyi kontrol altında tutma” refleksinden kaynaklanıyor. Oysa gönüllüleri ve uzmanları teşvik edecek, esnek ama denetlenebilir bir çerçeve oluşturmak mümkündür. Örneğin, başarılı modelleri pilot uygulama olarak yaygınlaştırmak ve bürokrasiyi asgariye indirmek, kısa vadede somut kazanımlar sağlayabilir.

Yerel yönetimlerin rolü ise hâlâ yeterince güçlü değil. Bağımlılığın en çok hissedildiği mahalle, okul, gençlik merkezi ve aile ortamlarında belediyelerin yetki ve imkânları artırılmalıdır. Gençlik kampları, spor tesisleri, bilinçlendirme atölyeleri ve erken müdahale programları gibi yerel ölçekli çalışmalar, ulusal politikalara önemli katkı sunabilir. Ancak birçok belediyede bu alan hâlâ “ikinci planda” görülüyor. Yerel yönetimlere ayrılan özel fonlar ve teknik destek mekanizmaları, bu açığı kapatabilir.

Mücadelenin belkemiği önleyici eğitimdir; fakat eğitim anlayışı da yenilenmelidir. Tek seferlik seminerler yerine, öğretmenlerden din görevlilerine, sosyal hizmet uzmanlarından gençlik çalışanlarına kadar tüm ilgili kesimleri kapsayan sürekli, bilimsel ve uygulamaya dayalı eğitim programları şarttır. Sahada görev yapan kişilerin donanımı yetersiz kaldıkça, gençlere ulaşmak ve onları korumak giderek zorlaşmaktadır.

Bu noktada umut verici bir gelişme, bağımlılıkla mücadelede faaliyet gösteren kuruluşları tek çatı altında toplayacak bir federasyon çalışmasıdır. Böyle bir yapı, koordinasyonu güçlendirir, iyi uygulamaları yaygınlaştırır ve kaynak israfını önler. Ancak federasyonun başarılı olması için rekabetçi değil, kapsayıcı bir zihniyet şarttır. Özellikle Yeşilay gibi köklü ve güçlü kurumların, küçük dernekleri rakip değil paydaş olarak görmesi kritik önemdedir. “Tek elde toplama” yaklaşımı yerine, çoğulculuğu ve uzmanlaşmayı teşvik eden bir model benimsenmelidir.

Sonuç olarak, bağımlılıkla mücadelede rekabeti bir kenara bırakıp dayanışmayı ön plana çıkarmalıyız. Dışlamayı değil katılımı, engellemeyi değil kolaylaştırmayı, tek başına kahramanlık anlatılarını değil ortak başarı hikâyelerini konuşmalıyız. Çünkü kaybedilen her gün, bir gencin, bir ailenin ve dolayısıyla toplumun geleceğinden eksilen zamandır.

Bu mücadelede eleştirel bir duruş şarttır; ama bu eleştiri, çözümü işaret eden yapıcı bir eleştiri olmalıdır. Kurumlar arası ego savaşlarını, kaynak dağılımındaki adaletsizlikleri ve bürokratik hantallığı açıkça dile getirmeli, ancak bunların yerine somut işbirliği modelleri önermeliyiz. Devlet, yerel yönetimler, STK’lar ve akademi el ele verdiğinde, bağımlılık sorununun üstesinden gelmek mümkündür. Artık zaman, konuşmaktan ziyade, birlikte hareket etme zamanıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi