Yangın var, mahalle kül oluyor: Sen yangını tarif ediyorsun
Türkiye'de giderek yaygınlaşan bir alışkanlık var: Her şeyi olduğundan güzel göstermek, eleştiriyi sadece "ötekine" yöneltmek, kendi mahallesini ise dokunulmaz ilan etmek. Bu anlayış, bazı insanlara adeta at gözlüğü taktırıyor. Yanlışın yalnızca karşı tarafta olduğuna, doğrunun ise sadece kendilerinde bulunduğuna inanıyorlar. En ağır eleştiriyi başkalarına saklıyor, sıra kendilerine gelince sessizleşiyorlar. Suç hep ötekinde; kendileri ise sütten çıkmış ak kaşık.
Bana, "Neden bu kadar sert konuşuyorsun?" diyorlar.
Çünkü yangın çıkmış, mahalle kül oluyor. Sen ise eline bir tas su almak yerine bana ateşin rengini tarif ediyorsun. Üstelik farkında olmadan, dar kalıplara sıkışmış bakış açınla o yangına benzin döküyorsun. Ben, "Yangın senin evine de sıçradı." dedikçe, sen ezberlenmiş birkaç cümleyle savunmaya geçiyorsun.
Asıl acı olan şu: Senin küçük hesaplarının, günlük beklentilerinin ve el ovuşturarak "çok yaşa" diyen anlayışının faturasını bütün toplum ödüyor. Sen beklenti peşinde koşarken kaybeden yalnızca birileri olmuyor; çocuklar, gençler ve geleceğimiz kaybediyor.
Suçlu arıyorsanız önce çevrenize bakın.
Çocuğunu dinlemeyen, sevgisini sadece başarıyla ölçen anne-babalar...
Kazanç uğruna çocuk işçiliğine göz yuman anlayış...
Kolay tüketimi ve borçlanmayı teşvik eden finans düzeni...
Görevini hizmet yerine makam olarak gören yöneticiler...
Sorumluluklarını ihmal eden kamu kurumları...
Mahallesindeki sorunu görüp sessiz kalan yerel yöneticiler...
İnancını yalnızca şekle indirgerken adaleti, merhameti ve kul hakkını ihmal eden anlayışlar...
Hiçbiri tek başına bütün suçun sahibi değildir. Ancak her ihmal, her sessizlik ve her sorumsuzluk bu yangını biraz daha büyütmektedir.
Bugün en büyük sorun, sorumluluk almaktan kaçanların elini taşın altına koymak yerine taşın altında kalanları ezmeye çalışmasıdır. Konuşurken mangalda kül bırakmayanlar, iş icraata gelince ortadan kayboluyor. En kolay iş başkasını suçlamak; en zor iş ise aynaya bakmaktır.
Gerçek şu ki; ailede iletişim zayıfladığında, mahallede duyarlılık kaybolduğunda, ekonomide vicdan geri plana itildiğinde ve yönetimde liyakat terk edildiğinde bedelini hep birlikte ödüyoruz. Çocuklar sevgisiz büyüyor, gençler umutsuzlaşıyor, toplum ise birbirine olan güvenini kaybediyor.
Öyle kimse kusura bakmasın. Mahalleye bir deli lazımsa, o deli ben olmaya razıyım. Çünkü suskunların çoğaldığı yerde yanlış büyür. Aynı cesareti sana da öneririm. Doğru bildiğini, kimden gelirse gelsin söylemekten korkma.
Bu toplum yangınla boğuşurken; dün de bugün de yarın da hizmet etmek için var olan kurumları kişisel çıkarların, ideolojik hesapların veya grup sadakatlerinin aracı hâline getiren anlayışı eleştirmekten vazgeçmeyeceğim.
Çünkü bu kurumlar hiç kimsenin babasının çiftliği değildir. Bunlar milletin ortak emanetidir, toplumun gözbebeğidir.
Yanlış benim mahallemde de yapılsa yanlıştır; senin mahallende de yapılsa yanlıştır. Hakkaniyet, yanlışın sahibine göre değil, yanlışın kendisine göre tavır almayı gerektirir. "Bizden olana susalım, başkasına bağırıp çağıralım." anlayışı ne adaletle, ne vicdanla ne de ahlakla bağdaşır.
Kim yaparsa yapsın; kamu gücünü kötüye kullanan, kurumları asli görevinden uzaklaştıran ve topluma zarar veren her anlayışın karşısında durmak; hukuka, vicdana ve hakkaniyete inanan herkes için insani ve ahlaki bir görevdir.
Yangın varken tarif yapmak kimseyi kurtarmaz.
Bir tas su dökmek gerekir.
Yapmacık dayanışmalarla, gerçeği süsleyerek ve "bizden olanı koruma" refleksiyle bu toplum ayağa kalkamaz. Sürekli ötekini suçlamak kolaydır; zor olan kendi sorumluluğunu üstlenmektir.
Ben kişilerle değil, yanlışlarla mücadele ediyorum. Çünkü suskunluk, yanlışın en büyük ortağıdır.
Aynaya bakma cesareti gösterenler, sadece kendilerini değil, toplumu da değiştirmeye başlar.
Çünkü yangını söndürmek için konuşanlara değil, eline bir tas su alıp harekete geçenlere ihtiyaç var.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.