Fırat Aygen

Fırat Aygen

Yahudi-İngiliz krizi: Dinler savaşında yeni perde

Yahudi-İngiliz krizi: Dinler savaşında yeni perde

Bir yıldan fazla bir süre önce bu köşede, Siyonizm ile İngiliz merkezli kapitalizm arasında derin bir çelişkinin oluşmakta olduğunu yazmıştık. Bugün geldiğimiz noktada İsrail ile İngiltere öncülüğündeki Avrupa ülkeleri arasındaki ticari ve diplomatik restleşmelere bütün dünya şahit oluyor.

Elbette bu gerilimin arka planına ilişkin çok sayıda siyasi, ekonomik ve jeopolitik yorum yapılabilir. Ancak biz ilk tespitimizde ısrarcıyız:

Bu yalnızca bir jeopolitik mücadele değil; aynı zamanda bir dinler savaşıdır.

Hatta daha ileri gidelim: Bu savaşın siyasi ve ticari görünen başlıklarının altında, çok daha derin bir teolojik ve mezhepsel çatışma bulunmaktadır.

Kalp krizi geçirerek öldüğü duyurulan ve ABD’deki Siyonist lobinin en önemli figürlerinden biri olarak bilinen Lindsey Graham’ın İsrail’de basına yaptığı açıklamalar da bu çerçevede yeniden okunmalıdır. Graham’ın sözleri, bugün yaşanan gelişmelerin yalnızca klasik bir devletler arası rekabet olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşündürmektedir.

Önceki yazılarımızda Yahudi-İngiliz ilişkilerinin tarihsel arka planına ve bu ilişkinin zaman zaman ortaya çıkan gerilimlerine dikkat çekmiştik. Aynı şekilde Hristiyan dünyası ile İslam dünyasının, Siyonizme karşı dönemsel ve pragmatik bir yakınlaşma ihtimalini de ele almıştık.

Ankara’daki NATO toplantısı sonrasında imzalanan Mekke Anlaşması’nı da bu bağlamda değerlendirmiştik.

Yine Epstein dosyasının yalnızca bir cinsel istismar ve siyasi nüfuz dosyası olmadığını, ABD devlet aygıtı içerisindeki farklı güç odakları arasındaki mücadelenin bir yansıması olarak da okunabileceğini savunmuştuk.

Bugün yaşanan gelişmeler, bütün bu başlıkları yeniden masaya yatırmayı gerektiriyor.

Çünkü tablo giderek daha fazla berraklaşıyor.

Bu bir dinler savaşıdır.

Fakat aynı zamanda bir mezhepler savaşıdır.

Siyonizm, tarihsel ve ideolojik hedefleri açısından Büyük İsrail fikrine hiç olmadığı kadar yaklaşmış görünürken, İran merkezli Şii etkinliğinin bölgesel ölçekte geriletilmesiyle birlikte yeni bir güç boşluğu ortaya çıkıyor.

Bu boşlukta ise dikkat çekici bir denklem beliriyor:

Bir tarafta Katolik Avrupa ile Sünni İslam dünyasının belirli unsurları arasında oluşan geçici yakınlaşma; diğer tarafta Siyonizm ile Ortodoks Hristiyan dünyasının bazı unsurları arasında görülen ilişki ağı.

Elbette bu tabloyu kesin ve yekpare bloklar şeklinde okumak doğru olmayacaktır. Devletlerin çıkarları, mezhepsel kimliklerinin çoğu zaman önüne geçmektedir. Ancak uzun vadeli eğilimler açısından bakıldığında, ortaya çıkan saflaşmanın dikkate değer olduğu açıktır.
Bu noktada İspanya’ya özellikle dikkat etmek gerekiyor.
İspanya, Katolik Avrupa’nın tarihsel ve kültürel merkezlerinden biridir. Son bir yıldır İsrail’e karşı Avrupa’daki en sert siyasi söylemlerden birini kullanması bu nedenle yalnızca Madrid’in dış politika tercihi olarak okunmamalıdır.
İspanya’yı, Katolik Avrupa’nın dönem sözcüsü olarak değerlendirmek mümkündür.

Katolik Avrupa ile Yahudiler arasındaki tarihsel ilişkinin de son derece karmaşık olduğunu unutmamak gerekir. Avrupa tarihi, bir taraftan Yahudilerle ekonomik ve siyasi ilişkilerin geliştirildiği, diğer taraftan sürgünlerin, ayrımcılığın ve katliamların yaşandığı dönemlerle doludur.
Dolayısıyla bugün yaşanan gerilimi yalnızca güncel siyasi gelişmelerle açıklamak yetersiz kalabilir.

Burada asıl dikkat çekici soru şudur:

Katolik dünyanın tarihsel rakibi olan Ortodoks dünya bugün hangi tarafta duruyor?

Rusya, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Güney Kıbrıs gibi ülkeler Ortodoks Hristiyanlığın önemli merkezleridir.
İsrail’in bu ülkelerin tamamıyla çeşitli düzeylerde güçlü siyasi, ekonomik veya diplomatik ilişkiler geliştirmiş olması dikkat çekicidir.

Daha da önemlisi, İsrail’e yönelik son dönem ticari ve siyasi yaptırım girişimlerinin önemli bölümünün Katolik Avrupa ülkelerinden gelmesi, bu mezhepsel eksen iddiasını tartışmaya değer hâle getiriyor.
Kanaatimizce meselenin merkezinde Rusya bulunmaktadır.
Katolik Avrupa’nın Ukrayna üzerinden Rusya ile yürüttüğü mücadele henüz sonuçlanmış değildir. Rusya’nın savaşın bütün ekonomik ve askeri maliyetlerine rağmen ayakta kalması, Avrupa açısından başlı başına stratejik bir problemdir.
Öte yandan Siyonizm ile Rus dünyası arasındaki tarihsel ve güncel ilişkiler de ayrıca incelenmeye değerdir.
İran’daki bazı operasyonların Rus istihbaratından sağlanan bilgiler sayesinde gerçekleştirildiği yönündeki iddialar doğruysa, bu durum bölgedeki güç ilişkilerine bambaşka bir anlam kazandıracaktır.
Aynı şekilde Rus ekonomisinin uzun süren savaşa rağmen beklenenden daha dirençli kalmasında İsrail bağlantılı ekonomik veya siyasi ilişkilerin herhangi bir rol oynayıp oynamadığı da araştırılması gereken sorulardan biridir.
Bunların hiçbiri tek başına kesin bir ittifakın kanıtı değildir.
Ancak yan yana getirildiğinde ortaya son derece ilginç bir jeopolitik resim çıkmaktadır.

Burada bir başka soru daha ortaya çıkıyor:

Ortodoks Hristiyan geleneğin güçlü olduğu Ukrayna neden Katolik Avrupa’nın siyasi ve askeri etkisi altında?

Bu sorunun cevabı, din ile devlet çıkarlarının her zaman aynı doğrultuda hareket etmediğini gösteriyor.

Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri Sünni Müslüman ülkelerdir. Ancak bu ülkelerin dış politika tercihlerini yalnızca mezhepsel kimlikleri üzerinden açıklamak mümkün değildir. Yönetimlerin stratejik tercihleri, sosyolojik aidiyetlerin önüne geçebilmektedir.
Benzer bir durum Ukrayna için de söz konusu olabilir.
Dolayısıyla bugün gördüğümüz bloklaşmayı “Katolikler bir tarafta, Ortodokslar diğer tarafta” şeklinde basitleştirmek yerine, mezhep, devlet çıkarı, tarihsel hafıza ve jeopolitik rekabetin iç içe geçtiği çok katmanlı bir mücadele olarak okumak gerekir.
Bu çerçevede Rusya’nın Suriye’de Esad yönetimini terk etmesi de ayrıca değerlendirilmelidir.
Ukrayna savaşında Katolik Avrupa ile karşı karşıya gelen Rusya’nın, Ortadoğu’da Siyonizm ve Rus dünyası arasındaki karmaşık ilişkiler nedeniyle Suriye’de farklı bir strateji izlemiş olması ihtimal dahilindedir.
Eğer bu okuma doğruysa, Esad’ın düşüşü yalnızca Suriye iç savaşının son perdesi değildir.
Aynı zamanda Rusya’nın Ortadoğu’daki önceliklerini yeniden tanımlamasının bir göstergesidir.
Bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumuzda manzara giderek daha berrak bir hâle geliyor.
Bir tarafta Katolik Hristiyan dünyası ile Sünni İslam dünyasının bazı unsurları arasında zayıf, pragmatik ve geçici bir yakınlaşma ortaya çıkıyor.
Karşı tarafta ise Siyonizm ile Ortodoks Hristiyan dünyasının bazı unsurları arasında tarihsel ve güncel ilişkilerden oluşan başka bir ağ görülüyor.
Bu ittifakların hiçbirinin mutlak olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Devletler, gerektiğinde mezhepsel veya ideolojik yakınlıklarını bir kenara bırakıp kendi çıkarlarını önceleyebilirler.

Fakat tarih bize şunu gösteriyor:

Büyük güç mücadeleleri yalnızca ekonomi, enerji, toprak veya askeri kapasite üzerinden yürütülmez.
Bazen din, tarih ve mezhep; görünmeyen ama son derece güçlü siyasi aktörler hâline gelir.

Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca İsrail-Filistin, İran-İsrail, Rusya-Ukrayna veya Avrupa-Ortadoğu denklemleri üzerinden okumak eksik kalabilir.
Daha derinde başka bir mücadele yaşanıyor olabilir.
Ve belki de Lindsey Graham’ın sözlerini bu nedenle yeniden düşünmek gerekiyor.

Ölümü hakkındaki şüpheler konusunda kesin bir hükme varmak mümkün değil. Ancak ifadeleri, bugün yaşanan tabloyu anlamlandırmak açısından oldukça çarpıcı:

“Bu bir dinler savaşı.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Fırat Aygen Arşivi