İktidarın kazanırken kaybeden matematik hesabı
Türkiye’de siyasal iktidar, 2018 Ağustos ekonomik kriziyle başlayan süreçte toplumsal temsiliyetini adım adım kaybetmeye devam ediyor.
Bu kaybı telafi etmek için attığı her adım, sorunu daha da derinleştiren yıkıcı ekonomik önlemlerle dolu.
Kısa vadeli kazanım peşinde koşarken uzun vadede kaybettiği zemini fark edemeyen bir iktidar profili ortaya çıkıyor.
Oluşan vahim tablo, muhalefetin yerel seçimlerde belediyeleri kazanması ve anketlerde birinci parti konumuna yükselmesiyle somutlaşınca, iktidar yargı eliyle siyasal mühendisliklere sarılıyor.
Medya desteğiyle yürütülen bu çalışmalar, tablonun kendi lehine şekilleneceği hesabına dayanıyor.
Ancak iktidarı iktidar yapan toplumsal sac ayaklarını uzun süredir kaybettiğinin farkında değil.
2018 Ağustos krizi, Türkiye ekonomisinde bir kırılma noktası oldu.
Döviz şokları, enflasyonun patlaması, faiz politikalarındaki tutarsızlıklar ve dış dengelerdeki bozulma, geniş halk kesimlerinin yaşam standartlarını hızla eritti. İktidar, bu krizi “dış güçlerin oyunu” gibi anlatılarla yönetmeye çalışsa da gerçekte içerdeki yapısal sorunları derinleştiren kararlar aldı.
Üst üste gelen yanlış ekonomik müdahaleler – kur korumalı mevduat gibi geçici çözümlerden, vergi artışlarına, kamu kaynaklarının plansız kullanımına kadar – enflasyonu kontrol altına almak bir yana, kalıcı bir güven erozyonuna yol açtı.
Orta sınıf eridi, dar gelirli kesimler daha da yoksullaştı, gençler geleceksizlik duygusuyla ülkeyi terk etme eğilimine girdi.
Bu tablo, iktidarın “toplumsal temsiliyet” dediğimiz şeyini – yani geniş kesimlerin kendini bu yönetimde bulma, ona oy verme ve geleceğini emanet etme iradesini – yavaş yavaş aşındırdı.
Muhalefetin özellikle büyükşehir belediyelerinde elde ettiği başarılar, bu erozyonun en net yansımasıdır. 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde İstanbul, Ankara, İzmir gibi kentlerdeki değişim, yalnızca idari bir kayma değil, aynı zamanda toplumsal bir mesajdı. Vatandaş, “iktidarın yönetemediği” kanaatine varmıştı.
Anketlerin büyük çoğunluğunda muhalefet partilerinin birinci çıkması da tesadüf değildir.
Bu sonuçlar, ekonomi başta olmak üzere eğitim, adalet, sağlık ve gelecek kaygılarında halkın iktidardan uzaklaştığını gösteriyor.
Ancak iktidar, bu mesajı okumak yerine “seçmen iradesini yeniden şekillendirme” yoluna sapıyor.Burada devreye yargı eliyle siyasal mühendislik giriyor.
Seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar, kayyum atamaları, muhalif siyasetçilere açılan davalar ve cezalar, tablonun kendi lehine çevrileceği hesabı üzerine kurulu.
Medya gücüyle bu operasyonlar “hukuk gereği” diye sunulurken, aslında siyasal rekabetin alanını daraltma amacı taşıyor.
İktidar, kaybettiği toplumsal desteği zorla telafi etmeye çalışıyor.
“Kazanırken kaybeden” paradoksu tam da burada belirginleşiyor.
Kısa erimli galibiyetler için kullandığı araçlar, uzun erimde daha büyük bir güven kaybına yol açıyor.
Asıl kritik nokta, iktidarın kendisini var eden toplumsal sac ayaklarını uzun süredir kaybettiğini görememesidir.
Bu sac ayakları, muhafazakâr kesimlerin büyük bölümü, milliyetçi taban, taşra esnafı, küçük üretici ve dindar orta sınıftır. Eskiden bu kesimler, iktidarı “kendi değerlerini temsil eden, kendilerine kol kanat geren” bir güç olarak görüyordu.
Bugün ise ekonomiyle boğuşan, adaletsizlikten şikâyetçi, gelecek kaygısı taşıyan bir profil hâkim. İktidarın bu kesimlere verebileceği en büyük şey sahici güven olmalıydı.
İstikrarlı ekonomi, öngörülebilir yönetim, hukukun üstünlüğü hissi ve samimi diyalog.
Bunun yerine daha fazla kutuplaştırma, daha fazla denetim, daha fazla “ya biz ya onlar” retoriği tercih ediliyor.
Toplumsal güveni kaybetmiş bir iktidarın, güveni yeniden inşa etmek yerine onu daha da yok edecek siyasal hamlelere sarılması, klasik bir kısa vadecilik örneğidir.
Bu yaklaşım, tarihsel olarak pek çok iktidarın düştüğü tuzağa benziyor.
Toplumsal desteğini yitiren güçler, genellikle kurumları (yargı, medya, bürokrasi) kendi lehlerine yeniden dizayn ederek ayakta kalmaya çalışır. Ancak bu, sorunu çözmez, sadece erteler ve biriktirir.
Çünkü toplumsal sac ayakları, zorla tutulmaz. Onlar gönüllü rıza ve sahici fayda üzerinden bağlanır.
İktidar, bugün yargı kararlarıyla, medya kampanyalarıyla, anket manipülasyonu iddialarıyla bir “zafer” tablosu çizmeye çalışıyor olabilir.
Ama sokaklarda, pazarlarda, fabrikalarda, üniversitelerde ve aile sofralarında hissedilen ekonomik sıkıntı, adalet algısındaki çöküş ve gelecek kaygısı, bu suni tabloyu her gün aşındırıyor.
Sonuç olarak, iktidarın “kazanırken kaybeden” matematik hesabı, kendi içinde çelişkili bir denklemdir.
Kısa erimli siyasal mühendisliklerle elde edilen avantajlar, uzun erimde toplumsal temsiliyet kaybını hızlandırıyor.
Gerçek bir iktidar, halkın güvenini kaybettiğini gördüğü anda kendini sorgular, politikalarını gözden geçirir ve o “sac ayakları”na sahici bir şekilde döner.
Aksi takdirde, her yeni “zafer”, aslında daha büyük bir yenilginin habercisi olur.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı siyasal ve ekonomik gelişmeler, bu hesabın doğruluğunu ya da yanlışlığını acımasızca test edecektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.